Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar – 17 Zeytin dededen, incir babadan


1950’li yılların ilk yarısında bahçemizin sulanması zor “yufka” olan kısmına zeytin fidanları dikiyorduk babamla. Daha önceden açılmış çukurlara gübre konuyor, fidan çukura yerleştiriliyor ve ben onu tutarken babam çukuru toprakla dolduruyordu. Sonra da bol bol sulanıyordu. Parmak kalınlığındaki fidanları işaret ederek “Bunlar ne zaman büyüyecek de meyve verecek?” diye sordum babama. Lâfazanlık yapmayı sevmeyen babamın yanıtı kısaydı: “İncir babadan, zeytin dededen”.
Ne demek istediğini anlayabilmem için aradan yılların geçmesi gerekti. Zeytin gerçekten de uzun ömürlü bir ağaçtır. Ancak meyve vermeleri için o kadar beklemeye gerek yoktu. 58’inde vefat etmiş olmasına rağmen bu ağaçlardan ürün toplama fırsatını bulmuştu.
Çocukluğumda hepsi hepsi üç-beş tane zeytin ağacımız vardı. Bu da ancak çakistez ve kara zeytin ihtiyacımızı karşılardı. Bu nedenle babam sıkça Evkaf’tan zeytin ağacı icar ederdi. Her sene bir memur gelir ve açık artırma ile bölgedeki zeytin ağaçlarını açık artırma ile icar ederdi.
Küçüklü büyüklü, ailece hepimizin katıldığı zeytin toplama işi epey sürerdi. Toplanan zeytinler eve taşınır ve yere serilen torbaların üzerine yayılırdı. Belli bir süre evimiz mis gibi zeytinyağı kokardı çünkü yataklarımızın altı bile zeytin dolu olurdu. Bu zeytinlerin her gün karıştırılması gerekirdi. Bu da yatağın altına sokulabilen küçüklerin payına düşen bir işti.
Zeytin toplama işleri bitince zeytinler torbalara doldurulur ve değirmenin yolu tutulurdu. Köyümüzde ilkel bir zeytinyağı değirmeni olduğunu hayal meyal hatırlıyorum. Kamyon lâstiği şeklinde ve büyüklüğünde hasır zembillere zeytinler doldurulur ve bu zembiller bir taşın üzerine üst üste dizilirdi. Onların üzerine de ortası delik yassı bir değirmen taşı konurdu. Sonra da bir mertek itilerek zembiller sıkıştırılırdı. Zembillerden yağ akmaya başlayınca zembillerin üzerine kaynar su dökülürdü ve sıkmaya devam edilirdi. Akan sıvı bir depoda biriktirilir ve bir süre bekletilirdi. Zeytinyağı suyun üzerinde toplanınca sudan ayrılmış olurdu.
Motorlu değirmenler peyda olunca köyümüzdeki yağ değirmeni çürümeye terk edildi. Zeytinler de en yakın köylerdeki zeytin değirmenlerine taşınmaya başladı. Çocukluğumun en renkli maceralarından biri de işte bu değirmenlerden birinde geçti.
O sene Aysozomeno (daha sonra Arpalıköy) ovasında Evkaf’tan zeytin icar etmiştik. Orada “garvunedez” zeytinini tanıma fırsatını bulmuştum. Eski zeytin ağaçları üzerinde suyunu çekmiş ve tuzlayıp beklemeden ağaçtan toplanıp yenebilen zeytin çeşidiymiş. Zeytin toplarken taze zeytin yemek önemli bir değişiklikti.
Babam birkaç kişiyle anlaşıp bir kamyon tuttular ve zeytin dolu torbaları kamyona yükledik. Hasırla kaplı yeşil renkli damacanaları da kamyona yerleştirdik. Babam “Hade, sen de gel” dedi. Körün istediği bir göz, ikisi olursa ne söz. Köylü bir çocuğun, o zamanlar, köyün etrafındaki köylerden başka yerlere seyahat etmesi nadirattandı.
Kamyonun şoför mahalline tıkıştık. Yer olmadığı için ben babamın kucağına oturdum. Büyükler kendi aralarında sohbet ediyorlar benim gözüm dışarıda. Dali’nin ötesi benim daha önce görmediğim, bilmediğim yepyeni bir dünyaydı. Şoför pek geveze biriydi, davudi sesiyle boyuna bir şeyler anlatıyordu. Bu arada sol eliyle “car car” vites değiştirirken boyuna beni dirsekliyordu. Heyecanlı bir yolculuktan sonra, yanılmıyorsam, Matyat’a ulaştık. Hafızam beni yanıltmıyorsa Mehmedemin diye birinin değirmeni önünde durduk.
Köye vardığımızda çileşmeye (çiselemeye) başlamıştı. Koşarak değirmen binasına sokulduk. Bizden önce bir kamyon gelmişti, bizim sıramız ancak gece yarısı gelebilirmiş. Bu hiç hesapta yoktu. Biz akşama geri dönmeyi tasarlıyorduk.
Akşamüzeri babam başına geçirdiği kakuleta ile sokağa çıktı. (Kakuleta, bizim köylerde şemsiye yerine kullandığımız bir araçtı. Bir torba alır onun alt tarafındaki bir ucu ötekinin içine sokar ve başımıza geçirirdik. Başımızı biraz öne eğince kakuleta bizi yağmurdan korurdu.) Akşam yemeği için malzeme getirecekmiş. Köy yerinde nasıl malzeme bulacaksa.
Biraz sonra elinde birkaç ekmek ve bir kangal Kıbrıs pastırması ile döndü. Ekmekler boydan boya dilimlendi ve değirmenin ocağında gabira yapıldı (kızartıldı) sonra da gabiralar zeytinyağına batırıldı. Pastırmalar da ocakta kebap edildi. O gece, hayatımda yediğim en lezzetli yemeklerden birini yedim.
Bizimkilere başkaları da katıldı. Kurdukları çilingir sofrasında birilerinin getirdiği zivaniyayı içmeye başladılar. Belli ki sabahlayacaklardı. Peki, ama bana ne olacaktı? Vakit ilerledikçe uyuklamaya, üstelik de içten içe üşümeye başlamıştım.
Babam imdada yetişti. “Sana bir yatak hazırlayayım mı?” diye sordu. Etrafa bakındım, görünürde ne yatak vardı ne döşek. Zeytin çekirdeği ve öteki zeytin artıklarının oluşturduğu kocaman bir yığından başka bir şey yoktu. Bu zeytin artıklarına da “pirina” dendiğini öğrenmiştim.
Pirina yığının üstüne çıktı, elleriyle uzun bir çukur yaptı ve “Gel, uzan” dedi. Hazırladığı çukura yattım. O da başıma kadar beni pirinalarla örttü. Pirina yığını sımsıcaktı. Gözlerimi yumdum ve mışıl mışıl uyudum.
Ertesi gün ne oldu hiç anımsamıyorum. İnsan hafızası öylesine tuhaf bir mekanizmadır.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı