Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-14 Bugün arife, yarın bayram


Arife günü çocukluğumuzun hem neşeli hem de zor günüydü. Gün erken başlardı. Biz uyandığımız saatlerde annem, bir tekne hamur yoğurmuş ve bir kazan su kaynatmış olurdu. Gün boyu sürecek bir sürü iş yapmamız gerekiyordu. Herkese göre de bir iş vardı.

Ayaküstü yapılan kahvaltıdan sonra avlunun bir kenarında yığılmış olan çalı çırpı ve dalları fırının yanına taşımaya koyuluyorum. Saati gelince babam fırını yakacak, ben de içindeki yakacaklar yandıkça fırına yenilerini atacağım. Ta ki annem “Tamamdır, tuğlalar kırmızılandı” desin.
Hamur girince annem iki avucu ile bir parça hamur alıp onu dikdörtgen bir tahtanın üzerine koyacak. Tahtaya bir avuç un serpecek ve hamuru salam haline getirecek. Sonra da bıçakla onu baklava çeklinde kesecek. 10 tane baklavayı yan yana dizecek veya onu yuvarlaklaştırıp çörek haline getirecek. Çörekleri önceden beyazlatılmış sısama (susama) batıracak ve iki avucumun içine yerleştirecek. Ben de onları üzerine bez serilmiş tsestalara (panerlere) yerleştireceğim.
Bu arada babam, fırın içinde oluşmuş kömürleri fırının her tarafına yayacak ki fırının her yanı aynı oranda ısınsın. Çörek imalatı tamamlanınca babam sirti ile külleri ve kömürleri fırının ağzına çekecek. Fırın küreğiyle çörekler teker teker fırına konduktan sonra babam önceden hazırlanmış çamurla hem fırının ağzını hem de hava deliğini sıvayacak.
Bu arada annem ikinci tekne hamuru yoğuracak. Hamurun girmesini beklerken fırının yanına kurulmuş olan teknede çamaşır yıkayacak. Ben kazanın üzerinde oturduğu ocağı yakacakla besleyeceğim ki ocaktaki ateş sönmesin.
Saati gelince fırının ağzı açılacak ve çörekler kontrol edilecek. Pişmişlerse gene teker teker çıkarılıp köfüne (küfeye) doldurulacak. Sıcak çörekle kuşluk yapılacak. Bu ya hellimle çörek ya da çörekle zeytin ve fırından çekilen kömür içinde kebap edilmiş patates ve yumurta olurdu.
Birinci fırından çıkan çörekler Rumlara dağıtılacaktı. Paska’da bize çörek ve pilavuna getiren Rumlara muhakkak sıcak çörek ulaştırılacaktı. Annem bir sepetin içine doldurduğu çörekleri bana verir ve “Şunlara birer tane, şunlara da ikişer tane” diye tenbih ederdi. Sonraları, yazı çizi öğrenince bu hesabı ben tutar oldum. Kimin ne getirdiğini bir yere yazar ve bir sonraki arife günü mukabiliyet esasına göre çörek dağıtımını yapardım.
Koluma geçirdiğim sepeti, komşulardan başlayarak mahalle mahalle gezer ve çörekleri dağıtırdım. Kimisi teşekkür eder beni yollatırdı, kimisi bana birkaç tane yemiş (şekerleme) verirdi, kimisi de bana ceviz veya turunç macunu ısmarlardı. Bu da hoşuma gitmez değildi, doğrusu.
Bazan annem, bana “Geçerken falanca ve filancaya da birer çörek ver” derdi. Bunlar kimsesiz, yaşlı, fakir insanlardı. Çöreğe en çok sevinen de bu yaşlılar olurdu. Bu da çok hoşuma giderdi. Rum ise bana “Na’şis des efcez mu yokkamu!”  Türkseydi, aşağı yukarı aynı anlama gelen “Hayırduam seninle olsun, oğlum” derdi. (Kim bilir, belki de bu ihtiyarların hayırduaları bir işe yaramıştır.)
İkinci postada annem, biz çocuklar için zembilcik, ördecik şeklinde çörekler yapardı. Bunları biblo gibi evde saklar ve onları ancak çörekler tükenince yerdik. Böylesine küçücük değişiklikler, bizleri sonsuz mutlu ederdi.
Çörek işleri bitince babam ya bir alo (hindi) veya bir oğlak keserdi. Kestiği hindiyse onu kaynamış suya batırır ve tüylerdi. Oğlaksa, onu bir ayağından avlumuzdaki zeytin ağacına asar ve onu yüzerdi. Sonra da onu parçalardı. Arife gecesi yemeğimiz ya yumurtalı hindi ciğeri ve sinceri (taşlığı) ya da oğlak ciğeri idi.
İşler bitince sıra banyo yapmaya gelirdi. Arife günü herkesin yıkanması gerekirdi çünkü anneme göre “Arife suyu ile yıkanmak sevaptı”. Önce babam yıkanır, giyinir ve kahveye giderdi. Sonra da annem bizi yıkardı. En son da kendisi yıkanırdı.
Bizim evde hamam falan yoktu. Ahırın kapıya yakın bir köşesinde yıkanırdık. Böylece sular kapı aralığından avluya akardı. Bir lenger sıcak, bir lenger de soğuk su alırdık; onları ular ve yıkanırdık. Annem sıkça suyun sıcaklığını ayarlayamadığı için maşrapa ile suyu başımıza dökünce yanar ve bağırmaya başlardık. Kuşkusuz bir de sabun köpüğünün gözlerimizi yakması vardı. (O zamanlar sabunlar şimdikilere oranla gözleri daha çok mu yakıyordu yoksa bana mı öyle geliyor?)
Banyodan sonra, o yıl patatesler satılmışsa, cicilerimizi ilk kez giyer ve üstümüze veya ayağımıza oldu mu diye kontrol ederdik. Annem de hayranlıkla bizi seyrederdi. Bugün geriye bakıyorum da hayret etmekten kendimi alamıyorum. Bu insanların fedakârlıklarında hiçbir sınır yoktu. Yemiyorlar, yediriyorlar; giymiyorlar, giydiriyorlardı. Çocukları için yoktan yonga üretiyorlardı.
“Bugün arife, yarın bayram” modu ve mutluluğu ile yatağa girer ve mışıl mışıl uyurduk. Yarın başka bir gün olacak.



Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı