ManşetSeyahat

Atmaca çölü ve Chiu-Chiu köyü

Halil Paşa anlatımıyla adım adım Şili

Santiago’da sabahın köründe kalkıp doğruca havaalanına yola çıktık. Uçağımız 2 saatlik bir uçuştan sonra çölün ortasındaki Calama havaalanına inişe geçmişti bile.

Hiçbir bitki örtüsü bulunmayan dünyanın en kurak bölgelerinden Atamaca çölünün ortasında böyle modern bir hava alanı ile karşılaşacağımı hiç ummazdım.

Çöl, zirvesi karlı-başı dumanlı And dağları Uyuni yolu boyunca bize hep eşlik ettiler.

Atamaca çölüne yol aldığında, gelip geçen yolculara bir tepenin üzerinden el sallayan Hz İsa’nın bembeyaz dev heykeli bizi uğurladı. Çöldeki madenleri taşıyan yük katarlarını, bakır madeninin renginde akıp giden derenin sularını geride bırakan otobüsümüz, çölün derinliklerine doğru yol aldı.

Madenlerin taşındığı tren katarları önünde.

Bir zamanlar Bolivya topraklarına ait olan altın, gümüş ve bakır maden yataklarının bolca bulunduğu Atamaca çölü, 23 Mart 1879 tarihindeki savaşta, Şili askeri birliklerince işgal edilmiş. Böylece 140 yıl önce savaşı kaybeden Bolivya’nın, böylece denizle bağlantısı da kesilmiş. O tarihten beridir, iki ülke arasında zaman zaman politik gerilimler yaşanıyor. Bu nedenle diyebiliriz ki Şili-Bolivya arasındaki toprak sorunu, Kıbrıs meselesinden çok daha eskiye dayanıyor.

Yaşı 15 milyon yıl olduğu öne sürülen Atamaca Çölünün çorak düzlüklerinde çok seyrek de olsa su birikintilerine de rastlamıştık. Böyle su birikintileri olan yerlerde yeşeren bir miktar yeşil bitki örtüsünün etrafında ise Alpaca ve Lama sürüleri eksik olmadı. Bu arada çöl boyunca, zirveleri karlı, başı dumanlı Ant dağları, yol boyunca bize eşlik ettiler.

Az gittik uz gittik, yaklaşık kırk beş kilometre yol gittik. Üç çeyrek sonra 2.525 metre rakımlı Chiu-Chiu köyü, teneke damlı kerpiç evleriyle belirdi. Köy,  bir dere yatağının hemen üzerinde kurulmuştu. Derenin suyu Calama havaalanından çıkarken rastladığımız derenin suları gibi bakır renginde ve çamurluydu. Chiu-Chiu köyünün kerpiç ve teneke damlı evlerini kim görse, daha ilk anda buralarda izole ve yoksul bir yaşamın hüküm sürdüğünü hemen anlardı.

Buna karşın Güney Amerika’nın en eski kiliselerinden birisi olan 1611 yılında inşa edilmiş “San Francisco Kilisesi” Chiu-Chiu köyünde bozulmamış yoksul yaşamın en büyük zenginliğiydi.

Ahşap çatısı olan San Francisco Kilisesinde, tam karşıdaki kemerin içerisinde kolları iki yanda çarmıha gerilmiş İsa ile diğer kemerde beyaz giysiler içerisinde Meryem yer alıyordu.

Köyün girişindeki meydanda duran otobüsten indiğimizde bir arkın içerisinden akmakta olan yine o bakır renginde sularla karşılaştık. Çamura bulanmış sular bu kızıl rengini, büyük ölçüde çöldeki bakır madeni yataklarından ve kızıl çöl toprağından alıyordu. Suyun kaynağı ise, yol boyunca gördüğümüz volkanik dağların tepesinden eriyen karlardı.

“Escuela San Francisco”, Kilisenin eğitim verdiği okul.

Sokağın başında beyaz badanalı duvarında asılı ahşap üzerinde Muley Restaurant yazılı dükkan kapalıydı. Az ilerideki binanın önünde büyük bir saksıda dev bir kaktüs belirdi. Ortalıkta kimsecikler yoktu. Hollywood’un çöldeki film sahnelerinde olduğu gibi, sokakta in-cin top oynuyordu. Sanırım asfalt denen şey henüz köye uğramış değildi. Çünkü köyün sokakları toprak ve taşlıktı. Bir evin sokak duvarına tünemiş köpek, sanki de sokak kendisinden soruluyormuş gibi arada bir havlıyordu.

Köyün binaları genellikle tek katlıydı, kerpiç ve taş duvarlı, teneke ve saz damlı evleri, köye otantik bir hava katıyordu. Bakkalın, restoranın ve cafe’nin yer aldığı eski binaların arasından toprak yol boyunca yürüdük. İki atın yaşadığı üzeri açık bir ahırın yanından geçtik. Nihayet sokağın bir köşesinde, yanlarında bir köpek, meraklı gözlerle bizi bakmakta olan köyün orta yaşlı iki erkeği çıktı karşımıza. Selamlaşıp o anı fotoğraf karesinde dondurduk. Kiliseye gidene kadar da birisi bebek arabasındaki çocuğunu sürmekte olan kadınla, diğeri yaşlı erkek-kadın çift olmak üzere üç kişiye daha rastladık. Toprak zeminli, taş kaldırımlı, iki yanında yorgun görünümlü kerpiç ve taş binaların ve aralarında bir cafe, bir restoran ve de iki bakkalın bulunduğu sokak boyunca yürürken, kendimi yüzyıl öncesinin zaman tünelinde ilerliyormuş gibi sandım.

Taşlık yolda saz damlı, tek katlı kerpiç ve taş bir bina olan “Cafe Tambo”.

Çan kulesi, duvarları, arka bahçesindeki mezarları her yeri beyaza badanalanmış olan ünlü tarihi kilise, otobüsten indiğimiz sokağın diğer ucundaydı. Kilisenin karşısında küçük ve çöl ile ters orantılı ağaçlıklı yeşil bir park yer alıyordu. Parkın zemini yörenin taşlarıyla döşenmişti. Tam karşı köşesinde ise, sokağın cephesine paralel beyaz badanalı kemerli duvarlarıyla, üzerinde Şili bayrağı dalgalanan ihtişamlı bir okul binası vardı. Geçen yüzyıllara inat tüm görkemiyle ayaktaydı. Kemerli giriş kapısının üzerinde Escuela San Francisco (San Francisco Okulu) yazıyordu. Eski, dolayısıyla tarihi ama bakımlı bir binaydı.

Chiu-Chiu’nun çekim merkezi San Francisco Kilisesinin sokaktan görünüşü.

San Francisco Kilisesine gelince…

Tam okulun çaprazında ve sokağın karşısında 2 metre yüksekliğinde beyaz badanalı taş duvarın arkasına saklanıyormuş gibi duran bu ünlü eski kiliseye, sokaktan bakınca iki çan kulesinin ikisini de görmek mümkündü. Kilisenin sokağa açılan ahşap kapısından doğruca içeriye girdim. Zemini kesme taştan bir avlusu vardı. Oradan doğruca kilisenin kalın ahşap kapısına yöneldim. Kapı, küçük bir hole, sonra da kilisenin biri sağda diğeri solda iki salonuna açılıyordu.

Evlerinin önünde dev kaktüs bulunan Chiu-Chiu köylüsü anne-kız balkonda.

İki salonun arasında bir köşede yaşlı bir rahibe ellerini kavuşturmuş, sessizce kiliseye girip çıkan turistleri gözlüyordu.

Kapının sağındaki salonun tavanı boydan boya ahşaptı. İki yanında yine ahşaptan oturma grupları duvara dayanmışlardı. Beyaz badanalı duvarlarda azizlerin resimleri, ikonlar ve taze çiçeklerden yapılmış birkaç çelenk vardı. Tam karşımda ise bir duvarın oyulmuş kemeri içerisinde her zaman olduğu gibi çarmıha gerili kafası yana düşmüş İsa, onun yanına ise gelinlik giymiş annesi Meryem yerleştirilmişti.

Sol’daki salonda kiliseye gelenlerin oturacakları ahşap banklar duvara dayanmamış tam tersine birbirine paralel olarak arka arkaya yerleştirilmişti.

İki salonun arasında duvara asılı bir bez parçasının üzerindeki İspanyolca yazıda, Kilisenin ilk inşa tarihinin İspanyol fetihçi ve Santiagonun ilk valisi Pedro de Valdivis dönemine, 1540 tarihine karşılık geldiği yazılıydı.

Sokaktan bakınca da görülebilen kilisenin çan kuleleri, arka bahçesinde yan yana sıralı beş mezar, duvarlar, Kiliseye ait her yer beyaza boyanmıştı. Arka bahçesinden bakınca duvarın arkasında, köye girerken gördüğümüz geniş yatağı ve akıp giden kızıl çamurlu sularıyla dere görülüyordu.

Bir, Kıbrıslıtürklerin 20 Temmuz savaşından sonra tarihi eser niteliğindeki kiliselerin fresklerini ve ikonlarını yağmalayıp dış ülkelere satma “becerilerini” düşündüm, bir de dünyanın bir ucunda, çölün ortasında tarihi kiliselerine sahip çıkan Chiu Chiu köylülerini.

Chiu Chiu’nun köyünün bir sokağında Aymaralı kadın ve adam.

Ne mutlu Chiu Chiu köylülerine!

Ne ayıp 20 Temmuz 1974 savaşının hemen ertesinde Kıbrıslırumlardan kalan tarihi kiliselerden ikonları ve freskleri çalarak yurt dışına satanlara!

Ve de hala tarihi kiliseleri yıkmak için bahane arayan açgözlü sermayemizle müteahhitlerimize.

Yıllar sonra, 1974 yılını takip eden ganimet aylarda, “soydaşlarımız” tarafından çalınıp dışarıya satılan ikonların çalıntı olduğunun anlaşılmasıyla, yabancılar tarafından Kıbrıslırumlara geri iade edilmesinin ayıbı bizim, biz Kıbrıslıtürklerindir sanırım. Ayrıca hala kalan üç-beş tarihi kilise ve eski eseri de yıkmak için bahane arayanları görmezden gelen yöneticilerimize de bir sitem yollamak gerekiyor!

Yürüdüğümüz sokağın sonunda, geriye yani yeniden sokağın başına park etmiş otobüse dönerken bir Chiu Chiu köylüsü yanıma yanaşıp el işaretleriyle bana evinin iç avlusunda olan bir şeyi göstermek istediğini söyledi. Birlikte içeriye girdik. Görmemi istediği, ateş tuğlasıyla örülüp üzeri toprakla sıvanmış, içerisinde odun yakılarak ısıtılan, ekmek, çörek, hellimli, zeytinli ve hırsız kebabı pişirdiğimiz bildik köy fırınıydı. Neticede Chiu Chiu’da bildik bir köy hayatıydı sürüp giden de. Ancak yüzyıllardır ayakta kalabilmişi bu tarihi kilisenin günümüze kadar korunabilmiş olması, sonunda burayı dünyanın diğer köylerinden ayrı bir konuma yükseltmiş. Ve dünyanın dört bir yanından insanların gelip göreceği bir yer haline gelmiş Chiu-Chiu köyü.

Demem o ki bir coğrafyanın çekim merkezi olabilmesi için pek çok şeyin yanında eskiye, yani tarihe dair ne varsa, kaynağındaki dini ve milliyeti rengi fark etmez!  Çünkü hem gerçeğin ta kendisidir, hem de ülkenin ve insanlığın hazinesidir

Chiu Chiu’dan sonra, hedefimiz Şili Bolivya sınır kapısıydı. Bu nedenle önümüzde otobüsle kat etmemiz gereken uzun bir çöl yolculuğu bizi bekliyordu.

ŞİLİ BOLİVYA SINIR KAPILARINDA

Chiu-Chiu’dan köyünden Bolivya sınırına bir saati aşkın bir çöl yolculuğu sonunda ulaştık. Şili gümrük çıkış kapısı çöl ortasında uzunca bir direk üzerinde Şili bayrağının dalgalandığı mavi bir barakadan ibaretti. Hemen yanı başında içerisinde maden taşındığını sandığım kazanlardan oluşmuş bir tren katarı yer alıyordu. Sırayla kuyruğa girip ancak birkaç yolcuyu sığacak kadar küçük odalara teker teker girmemiz için resmi elbiseleri içerisinde Şilili genç memurlar tarafından “kaş çatılarak” uyarıldık. Çocukların havasından geçilmiyordu ya çölün ortasında da çalışmak hani kolay bir iş değildi.

Sonra da Bolivya gümrük kapısına gelip dayandık. Şimdi Bolivya sınırında içeriye girmek için bu sefer de pasaportlarımızla giriş işlemi yaptıracaktık. Konu açılmışken belirtmiş olayım. Bolivya, Kıbrıs Cumhuriyeti de dahil pek çok AB üyesi ülkesine vize uyguluyor. Biz Figen’le denedik ve vize almak da öyle kolay bir iş değil. Ne Kıbrıs Cumhuriyeti, ne Türkiye ve ne de Yunanistan üzerinden almak mümkün değil. İnternet üzerinden Roma konsolosluğuna başvurduk ve vize için özel aracı bir şirket çok yüklü bir para istedi ve sonunda emin olamayacağımızdan sorunu geçici TC pasaportu alarak çözdük. Evet Bolivya AB’nin bazı ülkelerine vize istiyor ama Türkiye’den vize falan istemiyor. Bunu da ayrıca buraya not düşmüş olayım.

Uyuni Tuz Gölü yolunda

UYUNİ TUZ GÖLÜ YOLUNDA

Şimdi önümüzde, sabahtan beridir yaptıklarımızdan çok daha uzun ve çok daha yorucu bir çöl yolculuğu vardı ve sanırım başında bunun çok da farkında değildik. Bu sefer yola otobüs değil ama Toyota Land Cruiser’lerle devam ettik. Her cip içerisinde şoförle 2 önde 3 arkada 5 kişi yolculuk öncesinde valizleri arabalara yükledik.

Valizleri yükleyip az sonra Uyuni’ye yola çıkacağız.

Ve şiirdeki gibi düştük yollara-yollara, aştık çölleri-çölleri. Kimi zaman Lama ve Alpaka sürüleri, kimi zaman kızıl renkli göl sularında gezinen uzun bacaklı, pembe kanatlı, eğri boyunlu flamingolar eşlik etti bize. Kimi zaman And dağları, bulutlara değen karlı zirveleri ile kendini gösterdi. Akşamüzeri güneş batmak üzereyken San Cristobal kasabasında mola verdik. Pazar yerinde dolandık. Alpaka yünlerinden atkı, şal ve örtü ve rengarenk kumaşlar satan Aymaralı kadınlarla karşılaştık. Aymara kadınları, özellikle “fotoğraflarını çekmenin dışında kendilerinden bir şey satın almayan turistlere çok kızıyorlar ve fotoğraflarını çekmemeleri için ikazda bulunuyorlar” diye yazmış olayım.

Uyuni yolunda San Cristobal civarında bir halk pazarında Alpaka yününden örülmüş rengarenk şallar satan Aymara kadını.

Daha sonra yolumuz üzerinde durduğumuz ikinci kasaba daha büyüktü ve parke yollarının iki yanında sıralı tuğlaları sıvasız apartmanlar dikkatimizi çekmişti. Sonradan Bolivya’nın yalnızca kasabalarında değil ama şehirlerinde pek çok yoksul bölgede insanların emlak vergisi vermemek için, evlerinin sıvalarını böyle yarım bırakarak inşaatlarına tamamlanmamış görüntüsü vermiş olduklarını öğrenecektik. Dışarıdan bakınca sıvasız ve tamamlanmamış gibi duran bu evlerde yıllardır emlak vergisi vermeden ailecek yaşıyorlardı.

Bu arada gökyüzünde uzakta çakan şimşekler eşliğinde giderek yoğunlaşan bulutlar da havanın erken kararmasına yol açmıştı. Bolivya’nın ilginç coğrafi görünümünden dolayı, son zamanlarda en çok turist çeken merkezlerinden Uyuni tuz gölüne daha çok yolumuz vardı. Zaten Uyuni’ye vardığımızda etraf çoktan kararmıştı.

 

 

Etiketler


İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı