Köşe Yazarları

Atatürk Kültür Merkezi’ndeki saklı tablolar !


Bu günlerde ismi değişip beİN olan Digitürk kanallarında, iyi kurgulanıp yönetilmiş ilginç bir film dönüyor. İsmi, ‘Woman in Gold’ (Altın Kadın).

Film, dünyaca ünlü Avusturyalı ressam Gustav Klimt‘in “Portrait of Adele Bloch-Bauer ” isimli tablosunu konu ediyor. Ama ne ressama ne de bu tablonun nasıl yapıldığına bu hikayede yer verilmiyor. Senaryo, bu tablonun yapılışından 70 yıl sonra, gerçek sahibinin aile mirasına sahip olabilmek için yürüttüğü hukuk mücadelesinden ve gelişen olaylardan oluşuyor.

Nazi Almanyası, İkinci Dünya Savaşı ile birlikte Avusturya’yı işgal etmiş, herkesten çok Avusturyalı Yahudilere yönelmiş ve bir yok etme projesi olan Holokost uygulamıştı. Bu soykırımdan orta-üst sınıf mensubu  Ferdinand Bloch-Bauer ailesi de nasibini almış, bütün varlıkları yağmalanmış, ailenin gençleri çok zor şartlarda Amerika’ya kaçarak kurtulabilmişti.

Maria Altmann işte bu ailenin genç yaşta ülkesini terk etmek zorunda kalan bir üyesi olarak, yıllar sonra 80 yaşındayken Avusturya Hükümeti ile yasal bir mücadeleye girme kararı alır. Amacı,  amcası Ferdinand Bloch-Bauer’in Holokost zamanında Naziler tarafından yağmalanan eşyaları arasında bulunan bu Klimt tablosunu geri kazanmaktır. Aslında Avusturya’nın en önemli ressamının en ünlü tablosunda konu olan kadın yengesi Adele’dir ve tablo Avusturya’nın Alman işgalinden sonra devlet hazinesine aktarılıp Viyana’da sergilenmeye başlanmıştır. Sergilendiği  galeride esere ‘Altın Kadın‘ ismi verilir ve “Avusturya’nın Mona Lisa’sı” olarak değer bulur. Altmann işte bu tabloya tümüyle kaybettiği ailesinden kalan tek yadigar olarak bakar ve bu davayı mutlaka kazanmalıdır.

Sonunda dava kazanılır, tablo 2006 yılında Avusturyalıların hiç de hoşlanmayacakları bir şekilde ait olduğu kişiye Maria Altmann’a iade edilir. 2006 yılında gerçekleşen zaferin ardından aslen Avusturyalı olan Altmann tabloyu zorunlu olarak yaşam sürdüğü New York’ta bulunan bir sanat galerisine 135 milyon dolar karşılığında satar, bu satış, o güne kadar bir tabloya ödenen en yüksek bedel olarak da tarihe geçer.

Ancak Altmann bu satışı para kazanma hırsı ile yapmaz. Bu paranın çok küçük bir kısmı ile  çok yaşlandığı için kendisine evde rahat bakım sağlayabilecek hizmetler  ve yeni bir bulaşık makinesi satın alır. Altmann 2011 yılında hayata veda eder.

Şimdi durup dururken bu film da nereden çıktı diye soracaksınız muhtemelen. Söyleyelim..Yaklaşık bir yıldan beridir, 1974’teki savaşta ve sonrasında karşılıklı olarak yağmalanan taşınabilir kültürel mirasın bir kısmının akıbetini sorgulamaya çalışıyoruz. Özellikle de halen kapalı durumda olan Maraş bölgesinden gerçekleştirilen sanat eserleri kaçakçılığının.

Galerilerde, ev ve işyerlerinde sergilenen yerli ve yabancı sanatçıların eserleri tablolar, birkaç yıl boyunca bölgeye girebilme yetkisine sahip nüfuzlu kişiler, uluslararsı kaçakçıların işbirlikçileri ve sıradan hırsızlar tarafından kaçırıldılar. Geriye kalanları ise dönemin yönetimi tarafından Mağusa ve Lefkoşa’da açılan “maliye ambarları”nda elde edilen diğer Rum malları ile birlikte satışa çıkarıldı. Evlerine masa sandalye gibi ev eşyaları satın almaya giden göçmenler karşılarında bir süs aracı aksesuar olarak bu tabloları da buldular. Ancak yaşamsal sorunlarla karşı karşıya olan göçmenler ne olduklarını dahi anlayamadıkları bu tablolara ilgi göstermediler. Yine de bu tabloların bir kısmı, Lefkoşalı kimi elitler tarafından ucuza satın alınıp değerlendirilmeye alındı. Bunların bir kısmı, karşılıklı geçişlerin başladığı 2003 yılından sonra Güney Kıbrıs’tan gelen simsarlar tarafından iyi paralar karşılığı satın alındı.

Dönemin ambar sorumlularının “geriye kalan tablolara ne oldu?” sorusuna verdikleri yanıt “onlar, Atatürk Kültür Merkezi’ndeki kütüphanenin altındaki bodruma alındılar” şeklinde oluyor. Aradan kırk beş yıl geçmiş, acaba o tablolar halen orada duruyorlar mı?  Eğer halen orada bodrumda duruyorlarsa fiziki durumları acaba ne durumda? Peki o tablolar arasında arada geçen yıllardan sonra uluslar arası üne sahip olmuş, tabloları 50-80 bin Euro’ya alıcı bulabilen  bilinen Rum sanatçıların eserleri var mı? Bu soruları merak ediyoruz. Daha da önemlisi, sergileyemediğimiz hatta uygun bir ortamda koruyamadığımız bakım uygulayamadığımız bu eserleri Kıbrıs sorununun bir rehinesi olarak elde tutmakta ne yarar buluyoruz? Bu tabloları, Güneyli komşularımızla (belki de karşılıklılık ilkesi çerçevesinde) bir iyi niyet aracına neden dönüştüremiyoruz? Bu soruların cevaplarını yaklaşık bir yıldan beridir sevgili Mete Hatay’la beraber bulmaya çalışıyoruz.

Konu ile ilişkili konuştuğumuz yetkililer, bürokratlar, bu konuda sorumlulukları bulunan görevliler hatta sanatçılar, sevgili Aşık Mene’nin çok sevdiğim deyimi ile “şeytan tütsüden kaçtığı gibi” kaçıyorlar. Çok önemli bir devlet sırrını koruyorlarmış gibi hemen ciddileşiyorlar ve benden uzak dur tavrına giriyorlar.

Tekrar filme dönecek olursak, benzer konularda iki ders çıkarmamız gerekiyor. Bunlardan birincisi, bir sanat eserinin sahipliği aradan ne kadar zaman geçerse geçsin asla son bulmuyor. Hukuk, bir gün o eseri geri sahibine iade ediyor. Bir diğeri ise, özellikle savaş koşullarında el değiştiren sanat eserlerinin gerçek sahibinin kim olduğunu belirlemenin hiç de kolay olmadığı. Gelecek nesillere berbat bir miras bırakmamak için Sayın Cumhurbaşkanı bu konuya bir el atmalı.

 




Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı