ANILARI TAMİR ETMEK

20 Mayıs 2018 Pazar | 09:35
Bedia Balses

Lizbon’un antikacılar çarşısına çıkan Arnavut kaldırımlı dar sokaklarından birinde, havasında melankoli ve biraz da toz kokusu olan bir küçük dükkân var: “Doll Hospital 1830.” Kapıdaki yeşil tabelaya beyazla yazılmış “1830’un görmüş geçirmiş ses tonuyla tembihlediği üzere sanki, mütevazı vitrini albenisiz. Önünden geçerken azıcık dikkat kesilmeseniz, içeride bulmaca çözen suratsız bir terzi olduğunu ve dükkân terziden başkasını zinhar alamayacağı için adamın her günü siftahsız kapattığını falan düşünür, yüzünüzü atkınıza biraz daha gömer, başınızı çevirmeden geçer gidersiniz. Ama bir bilseniz o kapıyı açtığınızda karşınıza çıkacak dünyayı; bir bilseniz çok eskiden yaşanmış bir sonbahar öğleden sonrasının, tam da o anın kokusuyla birlikte burnunuzu sızlatıp geçeceğini… Heyecandan terlemiş avuç içinizde tuttuğunuz bir kâğıt parçasına yazılmış adresle o dükkânı arar dururdunuz.

Muhtemelen önünüzde de küçük ve sabırlı adımlarla aynı yöne giden Bayan Alverenga ya da Bay Cartairo olurdu. Bayan Alverenga kucağında özenle tuttuğu buruşuk poşetin içinde, kendisine 10. doğum gününde babasının bir arkadaşı olan yakışıklı deniz subayı Pedro de Mondenga’nın hediye ettiği sarı saçlı porselen bebekle, Bay Cartairo ise üniversite eğitimi için Amerika’ya giden torunu Isabel’e beş yaşındayken aldığı kuzguni saçlı, ela gözlü bir plastik bebekle ‘1830’a doğru yol alırdı. Bayan Alverenga az sonra o yağmurlu sonbahar gününü ve annesinin doğum günü için hazırladığı kurabiyelerin zencefil kokusunu, Bay Cartairo’ysa tıpkı kucağında tuttuğu bebek gibi merhametli bakan melek torunu Isabel’in yasemin kokusunu anımsayacak olurdu. Çünkü sahiplerinin söylediğine göre, bu dükkânın kapısı her açıldığında ve o küçük çanlar her titreştiğinde birileri bir kokuyu, bir anı, bir insanı ve en çok da kendi çocukluğunu anımsıyor.”

1800’lü yıllardan beri ayakta kalan dükkanda insanların çocukluğunu yaşatan oyuncaklarını, aslında anılarını tamir eden insanlarla tanıştım. O kapıdan içeriye daldım usulca. Eski yılın bin bir türlü suratı, gülümsemesi, gözyaşları, kırık öğlenleri, hüzünlü akşamüstleri, çıldırtıcı geceleri de takıldı peşime. O Arnavut kaldırımının taşlarına ganimet oyuncaklar üzerine inşa edilemeyecek bir çocukluğun soğuk yüzünü bıraktım. Sadece arayanların bulabileceği gösterişsiz kapıyı tıklattım usulca. Sıkışıp kalmışlığımın teşhisi konuluyordu sanki orada: “Kırıklar sarılmalıydı.” Halimi, şikayetimi anlatmadan dokunmuştu bana bu fikrin ucu: “itina ile anılarınız tamir edilir” diyen insanlar bir gazete küpüründen çıkıp duruyordulardı karşımda.

1800’lerden devraldıkları bir odada anıları tamir edenler nerden biliyorlardı, hiç hesapta olmayan bir anda en sevdiğim oyuncağımı düşürüp kolunu kırdığımı? Naylon saçlarının çamurlandığını ve aslında “sal saçını meleğim yukarıya geleyim” masalını dinleyen o uzun saçlı kızın saçlarının korkudan kısaldığını, nerden biliyorlardı? Yukarıya tırmanayım derken çocukluğumun üzerine düştüğümü ve parçalarını tamir etmek için yeni baştan geriye dönmem gerektiğini nerden biliyorlardı da “itina ile anı tamir edilir” diyen haberler sunuyorlardı önüme.

Arnavut kaldırımlarında yüzümü kesen ayaz

O kapıdan içeriye, Arnavut kaldırımlarında yüzümü kesen ayazın bana hatırlattıklarını yaşaya yaşaya girdim. Elimde sıkıca tuttuğum bir kutuyu emin ellere göstermek niyetindeydim. İçinde özenle sakladığım oyuncaklar sadece bana ait değildiler. Yanlışlıkla zarar görenler, zamana yenik düşenler, kavga sonucu darbe alanlar, geçmişe ait nice anın, anının tanıkları olan farklı farklı oyuncaklar vardı kutunun içinde tamir olması gereken. Anılarına ve acılarına sahip çıkmayı bekleyen, çıkmaz sokaklı bir yolun sonunda, ancak arayanların bulabileceği bir yerde beni bekliyorlardı. Oysa ben, kendimi beklemeden düşmüştüm yola. “Erguvanların açma mevsiminde gel” diyen o adamın şiirini unutarak, ayağımda ev terlikleri, saçım başım dağınık, özensiz ve özentisiz bir arayışla fırlamıştım sokağa. “Yerçekimli karanfil”lerin kokusu ağır gelmişti yaşadığım hayata. “Belirsizlikler” kaplamıştı duvarlarımı. “Masa da masaymış ha” diyen o iç sesimin inadına masaya çıkardığım onca hesabın – kitabın ağırlığından sonra masamın ayaklarından biri taşıdığı ağırlığı kaldıramayarak kırılmış, üstüne çıkarılan yığınla yaşanmışlığın yanlışlığını kaldıramamıştı.
Bir masanın üzerine çıkardıklarımızdan ibaretti ses/sizliğ/imiz
Binlerce yılın sevişmesiz sabahının ardından gelen bir suskuyla
Tık tık…
Tıklatıyordu kapımızı alışılmışlığın paslı sesi
Aşinalık, bildik kelimeler, ben demiştimler
Demlenen o aşk tuzakları
O fahişe bağımlılık: alışkanlık

Aşktan uzaklaşan milyonlarca yıldızdan
Birer noktaydık
Tınısız yalnızlığın taşlı bahçesinde
Sokak sürtüklerinin sözleri gibi
Sahte…

Anılar olmadan günü birlik bir hayattan arda kalan eksikliğin hesabı gibi olurdu her şey. Arnavut kaldırımında, yabancı bir sokakta, anılarına ve acılarına sahip çıkan bir inancın karşısında kurulan sahtekar cümleleri ardımda bırakarak ev halimle, yani “en” ben halimle düşmüştüm yola. Kutumun içinde yarım çocuklukların, konuşmamaların, kendini ifade edememelerin, eksik anaların, yarım babaların öyküleri vardı. Öğretilen ve dayatılan bir yolun yolcularının…

Okuduğum Radikal Gazetesi’nin haberinden sonra evimizdeki kanepede dalıp gitmişim. Yaptığım şekerlemeden sonra uyandığımda o Arnavut kaldırımında yürüdüğümü biliyordum. O insanlarla konuştuğumu, oyuncakların nasıl tamir edildiğini duyumsuyordum. O tamir işlemi içindeki anlamı duyuyordum. Bunların hiç biri bir rüya ile sınırlı değildi ve rastlantı da olamazdı arafta dururken beni çektikleri o nokta. Kucağımda kırılmış oyuncaklarım, oyuncaklarımı koyduğum kutum falan yoktu. Gazete haberinin içindeki fotoğraftaki insanlara baktım, Bayan Alverenga ve Bay Cartairon’un da bana eşlik etmişlerdi, bir gazete küpüründen çok daha fazla yer işgal ediyordu o bakışlar. Bir başka ülkeden kopup gelerek, bebeğimin kolundaki değil de kendi kalbimdeki kırığı yapıştırmak, bebeğin değil, kendi yüzümü cilalamak, yıllarımın tozunu almak için orada olduklarını biliyordum. Aslında oranın biraz farklı bir yolla da olsa kişilere anılarını, geçmiş zamanını ve oyuncaklarının eve geldiği günleri tekrar armağan eden masallardan çıkma bir inancın yaşanmasına ve yaşatılmasa hizmet eden bir yer olduğunu anlıyordum. Ümit Yaşar Oğuzcan’ın “Emzirir gür memelerinden istekle / Biz farkına varmadan uzar ömrümüz” dediği anılar bana rüya gördürmüş ve ne yapmam gerektiğinin şifrelerini sunmuştu: “İTİNA İLE ANILAR TAMİR EDİLMELİYDİ”…

Ayağa kalktım. Uyku ile çok zaman kaybetmiş olmanın telaşı ile kapıya doğru yol aldım. Daha bir metre bile ilerlememişken oturma odasındaki halının üzerinden bir şey ayağıma takıldı. Okumuş olduğum haberin ve görmüş olduğum rüyanın etkisiyle korkarak bir şey kırıp kırmadığıma baktım. Oğlullarımın oyuncakları etrafta rahatça gezindiği, halının üzerinde özgürlüklerini ilan etiğinden dolayı birinin üzerine basmışım. Telaşla üzerinden geçtiğim oyuncağın kırılıp, kırılmadığına baktım. Neyse ki oyuncak küçük darbelerle kırılabilecek kadar dayanıksız değildi. Hasar almamıştı. Oğlumun oyuncağını elimde tuttum. Çoktan geride kalan çocukluğumun hesabını çıkarır gibi kalbimin üzerine bastırdım. Anılarımı tamir edecek ve yeni anılar üretecektim. Oğullarımın oyuncakları benimkinden saha sağlamdılar ve biliyordum ki zamana kolayca teslim olmayacaklardı. Yaşanmışlıklar, anılar, acılar, yaratılan, sahip olunan şeylerin güvencesinde direnecekti . Anılarına sahip çıkarak, sağlam bir geleceği kurmak için güçleneceklerdi…

***

Günün sözü: İçinde bir tutam delilik olmayan hayat, eksik hayattır!..