Dün bu köşede şöyle bir ifade kullandım:
“GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE YAPILAN ATAMALARA BAKILDIĞINDA, “İLKESEL OLARAK DOĞRU” OLABİLİR.
SİYASETÇİLER DE “İLKESEL DOĞRU” ARAYABİLİR…
ZATEN KAMU YÖNETİCİLERİ “İLKESEL” DAVRANDIKLARI İÇİN BU NOKTADA DEĞİL MİYİZ?
“İŞE GÖRE ADAM DEĞİL, ADAMINA GÖRE İŞ” ARADIKLARI İÇİN BU NOKTADA DEĞİL MİYİZ?
SİYASET “İLKE” ARAYABİLİR…
İLKENİN ÇEŞNİSİ MANTIK” DEĞİL Mİ?
YANİ HÜSEYİN ÖZGÜRGÜN KURULTAY HESABI YAPIYOR DİYE…
“BAŞKA YER KALMADIĞI” İÇİN “İÇİŞLERİNDE” UZMAN OLAN BİRİNİ TURİZM BAKANLIĞI MÜSTEŞARI YAPMAK İSTEDİ DİYE…
BİZ DE BUNA “YASALARA UYGUN, O ZAMAN TAMAM” MI DİYECEĞİZ?
BEN DEMEM…”
Erhürman’a göre “ilkesel olarak” doğru
CTP Genel Sekreteri Tufan Erhürman, sorumluluğun ilgili bakan ve başbakanda olduğunu belirterek, “Eğer hukuka uygun bir atama ise, cumhurbaşkanı bu atamayı onaylamalı” dedi.
Erhürman hocamın konuya yaklaşımı aynen şöyle:
“Sayın Cumhurbaşkanı’nın Sayın Dana’nın atama kararnamesini imzalamaması üzerine, bu davranışı ilkesel olarak doğru bulmadığımı söyledim. Burada öncelikle “ilke”den ne anladığımı bir kez daha açıklamam gerekiyor. Müsteşar atamalarında üçlü kararname sisteminin anlamı şudur: Öncelikle ilgili bakan, kiminle birlikte çalışmak istediğini, yani müsteşar olarak kimin sorumluluğunu taşımak istediğini belirten imzayı atacaktır. Daha sonra Başbakan, hükümetin sorumluluğunu taşıyan makam olarak, müsteşar atanacak kişinin yapacaklarının ve yapmayacaklarının sorumluluğunu hükümet adına kabul ettiğini belirten imzayı atacaktır. Son olarak da Cumhurbaşkanı, devletin birliğini, bütünlüğünü temsil eden makam olarak imza atacak ve kişi atanmış olacaktır.
Kamu hukukunda yetki ve sorumluluk paraleldir. Sorumluluğu kim taşıyacaksa yetkinin de onda olması gerekir. Üçlü kararnamelerde atanacak kişinin yapacaklarından ve yapmayacaklarından sorumlu olanlar, bakanlığı adına ilgili bakan, hükümet adına da başbakandır. Bu makamlar siyasi sorumluluğu taşırlar. Atanan kişinin başarısından veya başarısızlığından cumhurbaşkanını kimse doğal olarak sorumlu tutmaz. Bu nedenle benim görüşüm, sorumluluk kimdeyse yetkinin de esas olarak onda olması yönündedir. Sorumluluk bakan ve başbakanda olduğuna göre, yetki de onlardadır. Cumhurbaşkanı özelde anayasaya, genelde hukuka saygıyı gözetmekle yükümlü bir makam olarak elbette hukuka aykırı bir atamayı onaylamayacak ancak hukuka uygun olan bir atamayı siyasi sebeplerle reddetmeyecektir.
Gündemdeki atamayla ilgili yorumumu yukarıda anlattıklarımdan hareketle yaptım. Bu nedenle Sayın Dana’nın atanması “ilkesel olarak doğrudur” demedim, Sayın Cumhurbaşkanı’nın atamayı imzalamaması “ilkesel olarak doğru değildir” dedim. Aynısını daha önce, Sayın Yorgancıoğlu’nun Başbakan, Sayın Eroğlu’nun da Cumhurbaşkanı olduğu dönemde Polis Genel Müdürü’nün atanması ile ilgili söylemiştim. Başbakan, Polis Genel Müdürü olarak şu kişinin atanmasını istiyorum dedikten sonra bana göre Cumhurbaşkanı hayır o kişiyle değil, bu kişiyle çalış diyemezdi. Çünkü Polis Genel Müdürü’nün yapacaklarından ve yapmayacaklarından sorumlu olan Başbakandı. Sorumluluk kimdeyse yetki de onda olmalıydı.
İlkesel duruştan kastım da budur. Bir konuda neyi savunuyorsanız, kişiler değiştiğinde de onu savunmalısınız. Sayın Aşıkoğlu Sayın Dana’dan daha iyi veya başarılı bulunabilir.
Bu yargı doğru da olabilir. O nedenle ben, “atama ilkesel olarak doğrudur” demedim, atama kararnamesini imzalamamak “ilkesel olarak doğru değildir” dedim. Bu atamayı siyaseten eleştirmek herkesin hakkıdır. Siyasi sorumluluğun anlamı da budur. Bu atamayı yapanlar siyasi sorumluluğu taşırlar ve siyaseten bedeli neyse, kurultayda veya seçimde bunu öderler. Ama kişileri beğenmiyoruz diye ilkelerden de vazgeçmemek gerekir. İlke, “sorumluluk kimdeyse yetki de onda olmalıdır” olduğuna göre, kişi kim olursa olsun, bu ilkenin savunulması gerekir. Aksi halde, geçmişte olduğu gibi gelecekte de, yerinde olan atamaları Cumhurbaşkanı “veto ederse” kimsenin söyleyebilecek bir sözü olmayacaktır.
Bu noktalardan hareketle, ben, çok sevdiğim bir gazeteci arkadaşımın bugün köşesinde yazdığı “zaten kamu yöneticileri ‘ilkesel’ davrandıkları için bu noktada değil miyiz?” cümlesine katılmadığımı belirtmek isterim. Ben, tam tersine, özelde kamu yöneticileri ve siyasetçiler, genelde de kamuoyu olarak ilkesel davranmadığımız, hep kişilerden hareketle görüş geliştirip yorum yaptığımız için “bu noktada” olduğumuz kanaatindeyim.
İçime sinmedi
Kemal Deniz Dana’nın yüzüne de söylediğim için, burada da rahat yazıyorum.
Bu atama, doğru olmadı.
İçinde kurultay hesabı olmasından geçtim…
Format uygun değil.
Elbette yetki ilgili bakandadır.
Elbette sorumluluk, siyasi risk sahibi başbakandır.
Elbette Cumhurbaşkanı “hukuka” uygun ise, imzalamalıdır.
Ama göz var görür…
Mantık var, çalışır…
Vicdan var, sızlar…
Bu atama tam da aynı durumdur.
Geçmişte Eroğlu’nun Polis Genel Müdürü atamasını veto etmesi ile uzaktan yakından bağlantısı, benzer yanı yoktur.
Eroğlu kendisine bir koruma kalkanı istiyordu, veto etti.
Kimin ilkesi?
Tufan hocamın yazısına da şöyle bir cevap verdim:
İlkesel" derken… Her partinin "kendi ilkesini" önüne koymasından bahsettim hocam ben. Yoksa "genel geçer ilke" olsa ve ona göre hareket edilse, kim buna karşı çıkar ki? Maalesef herkes "kendi ilkesini" topluma dayattığı için bugün alakası olmayan biri turizme müsteşar atanabiliyor… Ve bugün de, buna karşı çıkan sayın Cumhurbaşkanının da geçmişte benzer adımlar attığını örnekle yazdım.
"İlke" bütünlüklü olarak ele alındığı zaman, eyvallah. Ancak her siyasi "kendi ilkesini" yarattığı ve bu teamül haline geldiği için, kusura bakmayın ama, katılmıyorum.
Ha… Hukuka aykırı değil diye, her atama "doğrudur" diyemem… Vicdanım var sızlar, gözüm var görür… Bu atama kamu vicdanından geçer not almaz… Hukuka uygun olması da doğru olduğunu göstermez…”
Tartışalım…
Art niyetsiz bir şekilde, doğruyu bulmak adına…
































