Dil, Kültür ve Göç Hattında Çocuklar Üzerinden Şiddetin Sosyolojik Dinamikleri
Bugün suç eğilimleri ve şiddet biçimleri yalnızca belirli bir ülkenin iç meselesi olarak ele alınamaz. Günümüzde suç, şiddet ve suça yönelim; yalnızca bireysel sapmaların değil, aynı zamanda göç hareketlerinin, kentleşme baskısının, dijital kültürün, ekonomik eşitsizliklerin, aile yapısındaki çözülmenin ve medya dolaşımının ortak etkileriyle şekillenmektedir. Bu nedenle meseleye yalnızca Türkiye, yalnızca Kuzey Kıbrıs ya da yalnızca başka bir ülke üzerinden bakmak yetersizdir. Daha doğru olan, farklı ülkelerde görülen genel suç eğilimlerinin, farklı yoğunluklarda da olsa Kuzey Kıbrıs gibi kırılgan ve küçük ölçekli toplumlarda da ortaya çıkabilme ihtimalini tartışmaktır.
Burada ilk net tespiti açıkça ortaya koymak gerekiyor.
Hiçbir toplum, “bize burada bişey olmaz” rahatlığıyla hareket edemez.
Çünkü suçun ve şiddetin bugünkü biçimleri artık yalnızca yerel nedenlerle değil; küresel kültürel akışlar, dijital ağlar, ekran kültürü ve parçalanmış toplumsal yapılar aracılığıyla yeniden üretilmektedir.
Göç de bu tartışmanın önemli parçalarından biridir; ancak göçü doğrudan suçla özdeşleştirmek hem bilimsel açıdan hatalıdır hem de toplumsal olarak tehlikelidir. Göç, tek başına suç üretmez. Fakat plansız nüfus hareketleri, uyum politikalarının zayıflığı, sosyal dışlanma, eğitimden kopuş, yoksulluk ve denetimsiz kentleşme ile birleştiğinde, özellikle çocuklar ve gençler açısından yeni kırılganlık alanları yaratabilir. Bu nedenle asıl sorun göçün kendisi değil; göçün nasıl yönetildiği, toplumun yeni gelenleri nasıl karşıladığı ve devletin hangi sosyal koruma mekanizmalarını kurabildiğidir.
Dünya Sağlık Örgütü, gençlik şiddetini 10–29 yaş arası bireyler arasındaki şiddet olarak tanımlıyor; bunun yalnızca fiziksel saldırı değil, zorbalık, çevrim içi zorbalık, cinsel saldırı, çete bağlantılı şiddet ve cinayet gibi farklı biçimler aldığını vurguluyor. Aynı kaynak, gençlik şiddetinin okul terkinden bilişsel gelişim kayıplarına ve uzun vadeli ruh sağlığı sorunlarına kadar geniş bir etki alanı olduğunu belirtiyor. Ayrıca gençlik cinayet oranlarının ülkeler arasında ciddi biçimde değiştiğini, düşüş eğilimi görülse bile bunun yüksek gelirli ülkelerde daha belirgin olduğunu gösteriyor. (Dünya Sağlık Örgütü)
Buradan hareketle şu saptamayı yapmak gerekiyor.
Şiddet yalnızca bir güvenlik sorunu değildir; aynı zamanda bir toplumsal örgütlenme sorunudur.
Bir toplumda gençler kendilerini dışlanmış, görünmez, değersiz veya geleceksiz hissediyorsa; okul yalnızca ders verilen bir yer haline gelmişse; aile ekonomik baskı altında çözülüyorsa; dijital alan ise denetimsiz bir kimlik ve öfke boşaltma sahasına dönüşmüşse, suç eğilimleri ve şiddet davranışları için uygun bir zemin oluşur.
Kuzey Kıbrıs açısından mesele tam da burada önem kazanır. Bu nedenle küçük toplumlar, büyük toplumlarda ortaya çıkan riskleri daha geç fark etme eğilimindedir. Nüfus ölçeğinin küçüklüğü çoğu zaman yanıltıcı bir güven duygusu üretir. Oysa küçük ölçekli toplumlarda sosyal denetimin görünürde güçlü olması, yapısal risklerin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Tersine, ekonomik daralma, hayat pahalılığı, kayıt dışılık, kimlik gerilimleri, genç işsizliği, eğitimde parçalanma ve sosyal politikanın zayıflığı bir araya geldiğinde, suç eğilimleri görünür hale gelmeden önce uzun süre birikebilir. Bu nedenle Kuzey Kıbrıs’ta asıl tehlike, suçun bugünkü düzeyinden çok, gelecekte hangi toplumsal koşullarda daha sert biçimlerde ortaya çıkabileceğinin zamanında görülmemesidir.
Bu noktada suçun çeşitlerine de dikkat etmek gerekir. Bugün yalnızca klasik anlamda hırsızlık, fiziksel saldırı ya da sokak suçu konuşulmuyor. Yeni dönemde daha görünür hale gelen biçimler arasında akran zorbalığı, siber zorbalık, dijital taciz, okul içi şiddet, madde bağlantılı suçlar, çeteleşme eğilimleri, nefret söylemiyle beslenen saldırganlık, cinsel istismar ağları ve teknoloji aracılı şiddet de bulunmaktadır. UNICEF’in çok yeni teknik notu, çocuklara yönelik teknoloji aracılı şiddetin özellikle sosyal medya üzerinden izlenmesinin, önleyici mekanizmalar ve platform sorumluluğu açısından kritik olduğunu vurguluyor; ergenlerin çevrim içi istismar ve yönlendirme bakımından özel kırılganlık taşıdığına dikkat çekiyor.
Burada sosyal medya ve televizyon yayınlarının etkisini küçümsemek de mümkün değildir. Elbette medya tek başına suç yaratmaz. Fakat medya, özellikle çocuk ve genç zihinler üzerinde şiddeti sıradanlaştıran, teşhir eden, taklit edilebilir hale getiren ve duygusal eşiği düşüren bir etki üretebilir. OECD’nin 2025 tarihli çocukların dijital yaşamına ilişkin çalışması, çocukların zararlı içeriklere ve davranışlara maruz kalabildiğini; bunun uyku, fiziksel aktivite, ruh sağlığı ve genel iyilik hali üzerinde olumsuz etkiler yaratabildiğini belirtiyor. Yine OECD, medya okuryazarlığı zayıf çocukların yanlış bilgiye ve zararlı içeriklere daha açık olduğunu vurguluyor. UNICEF de yoğun ve sürekli sosyal medya kullanımının bazı çocuk gruplarında daha kötü ruh sağlığı sonuçlarıyla ilişkili olabildiğini aktarıyor. (OECD)
Televizyon yayınları açısından da sorun yalnızca “şiddet gösteriliyor” meselesi değildir. Daha derin sorun, şiddetin hangi anlatı biçimiyle sunulduğudur. Şiddet, eğer reyting mantığıyla dramatize ediliyor; suç figürü güç, erkeklik, intikam ya da görünürlükle ilişkilendiriliyorsa; ekran dili failin psikolojisini toplumsal bağlamdan koparıp bir tür seyir nesnesine dönüştürüyorsa, bu yayınlar çocuklar ve gençler için bozucu bir kültürel etki yaratabilir. Özellikle dijital platformlarla birleşen televizyon kültürü, şiddeti yalnızca göstermez; bazen onu gündelik dilin ve hayal gücünün bir parçası haline getirir. Bu ise taklitten de önce, duyarsızlaşmaüretir.
Türkiye’de yakın zamanda bir okulda yaşanan ve bir çocuğun diğer çocuklara yönelik ölümcül şiddet uyguladığı olay, bu tartışmanın somut bir karşılığıdır. Bu tür vakalar çoğu zaman bireysel bir sapma olarak ele alınmakta, olayın faili üzerinden açıklanmaya çalışılmaktadır. Oysa bu yaklaşım, meselenin toplumsal boyutunu görünmez hale getirir.
Bu noktada asıl sorulması gereken soru şudur.
Bir çocuk bu noktaya nasıl gelir?
Bu soru, yalnızca Türkiye’de yaşanan bir olayı değil; benzer sosyolojik koşullara sahip tüm toplumlar için geçerli olan daha geniş bir tartışmayı açar. Çocukların şiddetle temas etmesi ya da suça yönelmesi, çoğu zaman anlık bir karar değil; uzun süreli bir sosyal, ekonomik ve psikolojik sürecin sonucudur.
Çocukların suça itilmesi meselesi de burada özel önem taşır. Çocuk çoğu zaman suça girmez; bir sürecin sonunda suça itilir; Bu itilme süreci; aile içi ihmal, yoksulluk, okuldan kopuş, başarısızlık duygusu, akran baskısı, dijital yönlendirme, mahalle/çevre etkisi ve toplumsal dışlanmanın birleşik sonucudur. WHO’nun ve önceki küresel şiddet literatürünün ortaya koyduğu çerçeve de bunu doğruluyor: gençlik şiddeti için risk faktörleri yalnızca bireysel davranışta değil; aile, okul, topluluk ve daha geniş sosyal çevrede birikir. Suç geçmişi, saldırgan davranış örüntüleri, aile içi zayıf bağlar, eşitsizlik ve şiddete maruz kalma gibi etkenler birlikte çalışır.
Türkiye’de yaşanan bu olay ve benzer örnekler ağır okul şiddeti vakalarına ya da çocukların suça sürüklenmesine dair örnekler, Kuzey Kıbrıs için “bizden uzak olaylar” gibi görülmemelidir. Tersine, bu örnekler birer erken uyarı işareti olarak okunmalıdır. Çünkü suç eğilimleri küresel olarak dolaşan kültürel kodlardan, dijital platformlardan ve toplumsal eşitsizliklerden beslenirken, coğrafi küçüklük otomatik koruma sağlamaz. Tam aksine, küçük ve kırılgan toplumlarda kurumsal kapasite zayıfsa, rehberlik sistemleri yetersizse ve gençliğe dönük kamusal alan daralmışsa, benzer eğilimler daha görünmez ama daha hızlı biçimde yerleşebilir.
Bu nedenle Kuzey Kıbrıs’ta bugünden kurulması gereken temel yaklaşım, güvenlikçi paniğe dayalı değil; önleyici sosyal devlet mantığına dayalı olmalıdır. İlk ihtiyaç, okullarda güçlü psikososyal destek mekanizmaları kurulmasıdır. Rehber öğretmen sayısı, çocuk koruma hatları, aile-okul koordinasyonu ve riskli davranışların erken tespiti bu çerçevenin merkezinde olmalıdır. İkinci ihtiyaç, sosyal medya ve ekran kültürüne karşı yasakçı değil ama bilinçlendirici bir medya okuryazarlığı programıdır. Çocukların ve ebeveynlerin algoritmalar, çevrim içi yönlendirme, siber zorbalık ve dijital istismar konusunda eğitilmesi gerekir. Üçüncü olarak, gençleri yalnızca “risk grubu” olarak değil, toplumsal özne olarak gören kültür, spor, sanat ve mesleki yönlendirme alanları güçlendirilmelidir. UNODC, spor ve sosyal kapsayıcılık temelli önleme programlarının genç suçluluğunu azaltma ve olumlu rol modelleri güçlendirme bakımından önemli olabileceğini vurguluyor.
Son olarak en kritik cümleyi açıkça kurmak gerekir.
Bir toplumda suç eğilimleri yalnızca polisiye tedbirlerle azaltılamaz; toplumsal aidiyet, eşitlik, görünür gelecek ve kamusal koruma duygusu yaratılmadan kalıcı sonuç alınamaz.
Kuzey Kıbrıs, Türkiye ve farklı ülkeler arasında elbette yapısal, siyasal ve ekonomik farklılıklar bulunmaktadır. Ancak gözden kaçırılmaması gereken temel gerçekler,
dil, kültür ve tarihsel deneyim açısından birbirine yakın toplumlar arasında gerçekleşen iç ve dış göç hareketleri, yalnızca demografik değil, aynı zamanda sosyolojik ve davranışsal etkileri de beraberinde taşımaktadır.
Kuzey Kıbrıs ile Türkiye ve diğer toplumlar arasındaki benzerlikler kadar, farklılıklar da bu sürecin nasıl işleyeceğini belirler. Küçük ölçekli toplumlarda sosyal ilişkiler daha sıkıdır; ancak kurumsal kapasite sınırlı, denetim mekanizmaları daha kırılgandır. Bu durum, risklerin daha geç fark edilmesine ama ortaya çıktığında daha hızlı yayılmasına neden olabilir.
Buna karşılık daha büyük ve kurumsallaşmış toplumlarda sorunlar daha erken görünür hale gelebilir; ancak müdahale kapasitesi daha yüksektir. Bu nedenle aynı sosyolojik süreçler her toplumda aynı hızda ve aynı biçimde sonuç üretmez.
Asıl belirleyici olan, benzerlikler değil; bu benzerliklerin hangi toplumsal yapı içinde karşılık bulduğudur.
Bu tür yakınlık içeren göçlerde, bireylerin yeni toplumsal ortama uyumu daha hızlı gerçekleşirken; aynı zamanda alışkanlıklar, davranış kalıpları, sosyal gerilimler ve hatta suç eğilimleri de daha geçirgen ve doğrudan bir etkileşim alanı bulabilmektedir. Bu nedenle, Kuzey Kıbrıs gibi küçük ölçekli ve açık toplum yapısına sahip yerlerde, dış dünyada gözlenen toplumsal eğilimlerin belirli bir gecikmeyle ama benzer biçimlerde ortaya çıkabilme olasılığı göz ardı edilmemelidir.
Bu çerçevede asıl mesele, yalnızca ülkeler arasındaki farklara odaklanmak değil; benzerliklerin yarattığı etkileşim alanını doğru okumaktır. Bu nedenle eşitsizlik derinleştiğinde, medya şiddeti sıradanlaştırdığında, çocuklar denetimsiz dijital ortamlarda yalnızlaştığında ve sosyal devlet zayıfladığında; bu koşullar yalnızca belirli bir coğrafyada değil, benzer sosyolojik zeminlere sahip tüm toplumlarda benzer sonuçlar üretme eğilimi gösterir.
Dolayısıyla mesele, tekil olaylar ya da ülke karşılaştırmaları değildir.
Asıl mesele, ortaklaşan risk alanlarının nasıl yönetildiği ve bu risklerin toplumsal zeminde nasıl karşılandığıdır. Bugün konuşulması gereken şey, suç işlendikten sonra verilecek ceza değil; suçun ortaya çıkmasına imkan tanıyan sosyal, kültürel ve ekonomik zeminin nasıl dönüştürüleceğidir.
Mahmut Kanber Siyaset Bilimci-Yazar [email protected]
































