Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Büyümek istemeyen çocuk

İnsan, doğa içerisinde, kendi zayıflıklarını kontrol ederek, yaşadıkları olaylardan dersler çıkartarak, ilkel yaşamdan, bugünkü koşullara gelebildi.
Şartları doğru algılayamayan, yeni koşullara uygun davranışları yapamayan birçok tür, grup veya insan topluluğu, bugün aramızda yok.
Uluslaşma süreciyle birlikte, günümüze gelinceye kadar yok olan dil grupları, milliyetler ve devletler de ilginç bir araştırma konusudur.
Yaşayabilmek için, insan gruplarının, üretmenin yanı sıra, riskleri göze alıp, yeni ufuklara korkusuzca yelken açmaları gerekmektedir.
Kıbrıs Türk toplumu 1950’lerden beri kendi siyasal varlığını ortaya çıkarmak için çok çabalamıştır. Rum toplumu içerisindeki bağnaz milliyetçi grupların ve kilisenin tavırları, Türk milliyetinin kendi ayakları üzerinde durması koşullarını yaratmıştır.
1960’larda, Kıbrıs Türkleri, Rum toplumuyla birlikte, KIBRIS CUMHURİYETİ’nde bir birlik yaratırken, bu birliktelik, 1963 koşullarında, arkasında yabancı güçlerin oyunlarının bulunduğu koşullarda parçalanmıştır.
1963-1974 yılları arasında, Türk toplumu kendi ayakları üzerinde durabilmek amacıyla, bir nevi komün hayatı yaşayarak, gerektiğinde, kendi gençlerinin eğitimi için, her tür zorluğa katlanarak, muhasara altında, gençlerinin üniversite eğitimleri sonucu, büyük bir entelektüel birikim yaratmıştır.
Bu entelektüel birikimle birlikte, Kıbrıs Türkleri arasında, bağımsızlıkçı, eşitlikçi, otoriteye boyun eğmeme şeklinde bir akım güçlenerek, hayatın her alanında etkili olmuştur.
1974 koşullarından sonra, ülke içerisindeki iş birlikçi güçler, Türkiye içerisindeki bürokratik mekanizma ile birleşerek, Kıbrıs Türklerini MANDIRA DÜZENİ içerisinde yönetmeyi, en önemli politika olarak uygulamaya koymuşlardır.
Kıbrıs Türklerinin ruhlarında, mandıra düzeninde yaşama yoktur. Bu topluluk, dünya ile bütünleşmek, diğer insan gruplarıyla, eşit ilişkiler kurmak ve kendi bağımsızlıklarını koruyarak, AYAKTA DURMAK istemektedir.
Ayakta durmanın birinci koşulu, dünya ile bütünleşmektir. Bunun sağlanmasında ise birinci adım, KIBRIS SORUNU’nun çözümüne katkıda bulunmaktır.
Annan Planı’nın referandumuna kadar olan süreçte, Kıbrıs Türk toplumu, AYAĞA KALKARAK çözüm perspektifine çok önemli katkıda bulunmuşlardı.
Referandum sürecinde, kitle örgütlerinin ve özellikle SENDİKALARIN dinamizmi, hem sendikal örgütleri, hem de kitle örgütlerini, ortak bir hedef etrafında bütünleştirerek, güçlendirmişti.
Türkiye’deki AK Parti iktidarının da, Kıbrıs sorunundan kurtulma isteği, Kıbrıs Türklerini politik olarak alabildiğine önemli bir güç olarak siyaset sahnesine çıkartmıştı.
Annan Planı’nın referandumundan sonra, çözüm yolunda, birlikteliği koruyarak, yeni adımlar atılacağına, fırsattan faydalanarak, Kuzey’de kalan RUM MALLARINI YAĞMALAMA siyaseti egemen olmuştur. Bu siyaset ise, Kıbrıs Türkleri arasında yıkım ve parçalanmayı getiren adım olmuştur.
Haksız kazanç, dünya hukukundan kopmayı gerektirir.
Annan planının referandumundan sonra, çözümcü kesim arasında bulunan birçok insan, müteahhit olarak, hukukçu olarak, mühendis olarak, yeni yapılaşma furyası içerisinde pay kapmaya çalışmıştı. Birçok siyasi önder, RUMLARA VERİLECEK TOPRAKLAR içerisinde, örneğin KARPAZ’da yazlık villa alımına girmişti.
Bir çözümle birlikte verilecek olan alanlarda, villalar, yazlık evler alan siyasi önderliğin, Kıbrıs’ta çözüm perspektifi olabilir mi?
Sendikacıların, çözüm mücadelesi yerine, Türkiye’ye göbekten bağlı hükümetlerden, İLLE DE PARA talep etmeleri hangi anlama gelmektedir.
Anne ve babasından, devamlı olarak harçlık isteyen bir çocuğun büyümesi, kendi ayakları üzerinde durması mümkün mü?
Anne ve baba, çocuğa, artık büyüdün, kendi kaderine sahip çık derken, çeşitli baskılarla bunu hissettirirken, bunun gereğini yapamayan çocuk büyüyemez.
Büyüyebilmek için, riskleri göze alıp, engin ufuklara yelken açmak gerekmektedir. KTFF’nin ruhu, bu konuda bize iyi bir örnektir.