Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Mektup

Sevgili Mustafa,

Nasılsın iyi misin? Çoluk çocuk afiyette misin? Beni sorarsan iyiyim. Her Kıbrıs Türkü gibi “idare ediyorum.”
Şimdi sen bana “Nereden çıktı bu mektup?” diye soracaksın. Öyle ya Facebook’un, elektronik postanın, ekmek su gibi hayatımıza girdiği bu dönemde mektup da neyin nesi? Değil mi ama?
Son birkaç gündür aklıma eski ortak bir anımız geldi. Hatıralar canlanınca da bir nostalji yapayım dedim. Sonuç olarak , “ileti”yi bıraktım “mektup”a yöneldim.
Hatırlar mısın bilmem. Yıllar önce bizim adaya gezmeye gelmiştin ve biz birlikte gezerken birden “Şimdi sen beni sevmiyor musun yani?” diye sorunu patlatmış, ben şaşkın yüzüne bakarken “Kıbrıslılar bizi sevmiyor, neden ?” diye de gerçek maksadını ortaya koyan ikinci soruyu sormuştun. Galiba kem küm etmiş derdimi anlatamamıştım sana. Ya da sen anlattığımdan tatmin olamamıştın.
Şimdi, neden mi anımsadım bu konuşmayı? Başta da dediğim gibi birkaç gündür televizyon haberlerinde ki görüntüler beni eski hatıralara yöneltti.
Salı akşamı Gaziantep esnafının ayaklandığını, ucuz iç gücü olarak çalışan Suriyelilerin, emeğin değerini düşürdüğünü, Gazianteplilerin işsiz kaldığını, bu nedenle ayaklanıp “Suriyelileri İstemeyiz” mitingi yaptıkları haber veriliyordu. Güneydoğu’nun parlayan yıldızı diye lanse edilen bu güzel şehirde aniden artan nüfus, mevcut ekonomik düzeni sarsmış pastanın dilimlerini inceltmiş dolayısıyla halkın hayat standardını düşürmüştü. Şehrin sahibi olan yerli insanlar doğal olarak bundan mutlu değildi ve tepki koyuyorlardı. Üstelik bunu vurarak kırarak yapıyorlar, polisi zor durumda bırakıyorlardı.
Çarşamba akşamı TV haberlerinde farklı bir şehirden haber vardı. İskenderun halkı “cadı avına” çıkmıştı. Kalabalık gruplar halinde sokağa dökülen İskenderunlular, Suriyelilerin evlerini iş yerlerini taşlıyorlar onları bu şehirde istemediklerini bas bas bağırıyorlardı. Gerekçeleri bir çocuğa bir Suriyeli tarafından cinsel tacizde bulunulmasıydı.
Perşembe akşamı ise Urfa’nın ayaklandığı bildiriliyordu. Bir günde on bir ev soyan Suriyeli son girdiği evde ev sahibine rastlayınca, onu bıçağı ile yaralamış ama sonunda da yakalanmıştı. Olayın duyulması ile bütün Urfa ayağa kalkmış karakol basmış, zanlıyı talep edip linç girişiminde bulunmuştu. Urfalılar bununla da kalmamış yol boyunca rastladıkları Suriyelileri kovalamışlardı.
Benzer şeyler Siirt’te Mardin’de Hatay’da da oldu.
Olması doğaldı da. Zira kimse kendi kültürel ekonomik sosyal yapısını değiştirecek yoğun kalabalıkları kabullenmez. Hele de bu kalabalık huzuru tehdit ediyorsa hiç etmez.
Valla yarın oralarda, bir de Suriyelilere seçme seçilme hakkı verirlerse olabilecekleri düşünmek bile istemiyorum.
Sevgili Mustafa,
Bilmiyorum şimdi karşılaşsak o soruyu tekrar bana sorar mısın? Biz bunları hep yaşadık. Hem de hiç ayaklanmadan. Kimseyi vurup kırmadan tepkimizi dillendirdik. Biz gerçi bu şehirlerdeki insanlardan farklıydık. Bu tepkimizi dinlendirirken gelip adamıza yerleşen, ekonomimize sahiplenen, emeği ile kazanan, üreten insanlarla yan yana olduk. Hatta bazen onlar bu yaşanan berbat olaylara bizden fazla tepki koydular. Biz hırsızı uğursuzu, ekonomimizi baltalayan ucuz iş gücünü, kaçak çalışanı, tecavüzcüyü katili sevmedik. Sevmeyeceğiz de.
Bu nedenledir ki Antep, İskenderun ve Urfa halkını anlıyoruz. Umarım sende artık bizi anlamışındır.
Seni ve diğerlerini çok seviyorum.
Kal sağlıcakla…

ANLAYAMADIKLARIM
Eyvah ki ne eyvah. Türkiye’den asrın projesi ile su getirilmesinde son aşama olan boruların döşenmesi işi de yapılıp, Kasım 2014’te sunun pompalanacağı açıklandıysa da yüzler pek gülmüyor. Bunun sebebi Türkiye’de yaşanan kuraklık nedeni ile Alaköprü Barajı’nda yeterince su toplanamamasıymış. Rivayete göre mevcut su çevredeki muz bahçelerine ancak yetecek düzeydeymiş. İş böyleyse insan gerçekten anlayamıyor. Asrın projesi diye yola çıkacaksak meteorolojiyi global ısınmayı hiç mi dikkate almayız. Gerçekten hiç anlamak mümkün değil.

Bir kitap: Beyoğlu’nun En Güzel Abisi

Ahmet Ümit son dönem Türk edebiyatına, özellikle cinayet romanları ile damga vurmuş bir yazarımızdır. Son romanı olan “Beyoğlu’nun En Güzel Abisi” de yine bir cinayet üzerine kurgulanmıştır. Beyoğlu’nun, Tarlabaşı’nın, İstiklal Caddesi’nin, raconunun, değişik kültür ve yaşam tarzlarının anlatılması yanı sıra, bence bu romanın en ilginç yanı “Gezi Olaylarını” da ince ince irdelemesidir. Yazar bir cinayet romanı içinde, yakın tarihimizin en dramatik olayını, müthiş bir gözlemle, sanırım mümkün olan azami tarafsızlık hissiyatı dahilinde özümleyip, okurlarına anlatmıştır. Kitabı okurken bir yandan katilin kim olduğunu sizde komiser Nevzat ile beraber bulmaya çalışırken, bir yandan da, şehrin sosyal yapısını, ülke deki hızlı değişimin yarattığı travmaları, Gezi’yi anlama şansını yakalayacaksınız. Öyküsü, İstanbul’un göbeğinde geçen ve kahramanları, polisler, kabadayılar, katiller, fahişeler, pezevenkler, tinerciler, rantçılar, idealistler, anarşistler olan bu romanı herkese tavsiye ederim.
İlk baskısı Ekim 2013’te yapılan Kitap, Everest Yayınlarına ait olup dört yüz on iki sayfadır.

VE ŞİİR…
Bu hafta Özsan Güzeloğlu’nun “Seni Düşüneceğim” adlı şiiri ile huzurunuzdayız.

SENİ DÜŞÜNECEĞİM
Kederli bir akşamüstü
Eski bir köy meyhanesinde ben
Masamda bir şişe büyük rakı
İki paket sigara
Ve tabağımda ıslak badem…
Ve…
Birazdan ben
Tadını çıkara çıkara
Sabaha kadar
İçip içip seni düşüneceğim.

Belki ağlayacağım belki güleceğim
Ama mutlaka masalar kadehler kırılacak
Parça parça kanlı ellerimle ben
Hayırsız düşünceler arasında bezgin
Şişeye uzanacağım…

Durup dururken içmedim ben
Durup dururken masaları kırmadım ben
“Aşk” bir şişe büyük rakı tadında…

KARİKATÜR

 

OBJEKTİFİMDEN- BELLA PAİS MANASTIRI. (ALTTAN BAKIŞ)