Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Hayat kalitesi, Hak getire

Hayat kalitemizin nerelerden nereye düştüğünü son zamanlarda okuduğum iki kitap, bir kez daha gözlerimin içine sokuverdi. Bugün hemen hemen her alanda bizim durumumuzdan fersah fersah ilerde olan Türkiye’yi çok gerilerden dürbünle seyrediyoruz. Halbuki 40-50 yıl önce roller farklıydı. Asgari ücretle ve Kızılay yardımlarıyla idare ediyorduk ama bir hayat kalitemiz vardı.
Her iki harekâta da katılan iki üsteğmenin anılarında bu durumu net bir şekilde görebiliyoruz. “KIBRIS ve Barış Harekâtı” adlı kitabında üsteğmen Vecdet Ertek Gürpınar, annesine yazdığı mektupta şöyle diyordu:
“Bolluk içerisindeyiz. Belki hayatımın sonuna kadar sahip olamayacağımız kadar lüks bir villayı karargâh olarak kullanıyorum. Şu kadar ki içerisinde iki banyosu, iki buzdolabı, yatak odasında televizyonu ve aklınıza gelen tüm lüks eşyaları mevcut” (s. 329).
Üsteğmen, belki de annesinin gönlünü hoş tutmak için olayı biraz abartmıştı ama sonuçta sözünü ettiği villa, Piroyi (Gaziler) köyünde sıradan bir evdi. Piroyi köyü etrafında Margo Çiftliği, modern bir yağ fabrikası, bir sucuk-salam imalâthanesi ve bir de lâstik fabrikası bulunduğunu sıraladıktan sonra şöyle diyor:
“Bir köyde bu sayıda tarıma dayalı sanayi tesisinin bulunması son derece düşündürücü idi. Yani küçücük ada birçok konuda özellikle o tarihlerde ekonomik yönden bizden çok ilerde bulunuyordu. Sadece fabrika ve imalâthaneler yönünden değil, o zamanlar yine ve sadece Magosa’nın Maraş bölgesindeki otelleri çalıştırabilmek için tüm Türkiye’deki yetişmiş otel personelinin yeterli olmayacağı söyleniyordu. 1974 Türkiye’sinin gerçekleri bunlardı” (s. 314).
Üsteğmen Haluk Üstügen “1’inci Komando Taburu 1974 Kıbrıs” adlı anılar kitabında Çamlıköy’deki hamam safasını şöyle anlatıyor:
“Bana gösterilen duşlu kabine girdiğimde cennete girmiş gibiydim. Bu güne kadar hiç görmediğim çeşit çeşit şampuanlar, parfümler özenle raflara konmuştu. Hatta talk pudrası bile vardı. … Başımı iyice ıslattıktan sonra şampuanı sürdüğümde saçlarımın tahta fırçası gibi sertleştiğini görerek panikledim. Zira ilk defa bu cins malzemeleri kullanıyordum, üzerleri İngilizce yazılıydı, … kapıyı aralayarak polise durumu söyledim ve şampuanı gösterdim. ‘Komutanım, bizim memleketin suyu kireçlidir, sizin kafalar da maşallah çok temiz olduğundan böyle oldu. Birkaç su yıkadıktan sonra düzelir, daha sonra da süt gibi beyaz olanı kullanın’ diyerek espri yapıyordu” (s. 359). Aslında polis espri falan yapmıyordu. Doğru söylüyordu. Birkaç defa sampuanla yıkadıktan sonra süt beyazı rengindeki saç kremini kullanmasını söylüyordu ki saçlar yumuşasın. Ama üsteğmenin bunu anlamadığı görülüyor.
Haluk Üstügen’in St. Hilarion’daki konserve ziyafeti de ilginçti. Belli ki ele geçirilen yerlerde mücahitler dükkânları boşaltmaya başlamışlardı. Üsteğmenin payına da içinde cilet, diş fırçası, diş macunu, sabun ve konserve olan bir paket düşmüştü. Bölük Başçavuşu Mehmet Bulduk, İngiliz malı konservelerden bir tane kendisi için bir tane de üsteğmen için açıverdi. Üsteğmen şöyle sürdürüyor:
“Önce bir parça alıp tadına baktığımda bayağı hoşuma gitti. Biraz limon sıkıp ekmeği kaparak iştahla yemeğe başladım. Asb. Bulduk da koca bir lokmayı midesine indirdikten sonra ‘Komutanım çok da güzelmiş, birer tane daha yiyek mi?’ diye sorduğunda ‘Hakikaten güzelmiş, birer tane daha yiyelim’ demekten kendimi alamadım. … Biz iştahla konsrvelerimizi yerken yanımıza gelen bir mücahit ‘Komutanım, gelen konservelerin içine birkaç tane köpek maması da karışmış. … Siz de onlardan yiyorsunuz’ [dedi]. … Elimdeki kutuya baktığımda hakikaten üzerinde köpek resmi vardı ama olan olmuş, konservenin dibine gelmiştim” (s. 265).
Bugünlerde yağları, sucukları, salamları, konserveleri, lastikleri, şampuanları başka şeyler yanısıra hep Türkiye’den ithal ediyoruz. Peki, Türkiye, dev adımlarla ilerlerken bizler niye ters yönde gerilere gidiyoruz? Benim aklıma gelen birkaç nedeni şöyle sıralayabilirim:
Birincisi, Türkiye’nin “Ne öldür, ne ondur” olarak özetlenebilecek Kıbrıs politikaları.
İkincisi, Bizim, hepimizin ama özellikle de politikacılarımızın beceriksizlikleri. Bu işi bir türlü kıvıramadık. İşin içine, cep doldurma ve eşi dostu, hısım akrabayı kayırma da girince işler zıvanadan çıktı. Bir memur cenneti oluşturduk. Bir kişinin yapacağı işi beş-altı kişiye yaptırıyoruz. (Ziya Müezzinoğlu rahmet istedi. Saray Otel’de esmer yüzünü buruşturarak “Hepiniz memur olsanız ne yazar? Biz öderiz” diyordu.)
Üçüncüsü de devlet yönetme deneyimimizin olmaması. Yüzyıllar boyu başkaları tarafından yönetilmiş olmanın rehaveti içinde iken önümüze konan devlet mekanizmasını, bir türlü, doğru dürüst işletemedik.
Aslında bunu, Rumlar da beceremedi, biz de beceremedik. Her iki taraf da basit gibi görünen bir işi, yüzümüze gözümüze bulaştırdık. Bundan sonrası için de Allah kerim. (Bunu duyan Bodamya’daki komşumuz rahmetli Palta (Balta) Ali, davudi ve boğuk sesiyle şöyle derdi: “Kerim’in kuyusu da derin”.)