Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-59 Yazı gelirse kaybedersin, tura gelirse gene kaybedersin

Bir yaz günüydü. Okullar tatildi. Ovadaki iş erken bitmiş olmalı ki eşeğin sırtında köye dönüyorum. Eşeğin yürüyüş ritmine ayak uydurarak bir öne bir arkaya salınarak kitabımı okuyorum. Victor Hugo’nun “Sefiller” romanının ikinci cildi bitmek üzere. Kala kala geriye bir cilt kalmıştı. Bir yandan roman bitmek üzeredir diye üzülüyorum öte yandan da üçüncü ciltte olaylar nasıl gelişecek diye meraktan geberiyorum.

Evde yıkanıp giyindim. İki ihtimal vardı: Ya oturup üçüncü cilde başlayacaktım ya da kulübe gidecektim. Bu saatlerde kulüpte fazla insan bulunmazdı. Ne tavla oynanabilirdi ne de kâğıt. Buna karşılık gazeteler boşta olacağı için rahatlıkla okunabilirlerdi. Üçüncü cilt bir süre bekleyedursun, heyecan uzayıversin.
Kulüpte birkaç kişi vardı. İki kişi dışarıda, binanın gölgesinde sessizce tavla oynuyorlardı. İçeri girdim. Gazeteler köyde “Hasaniko” diye bilinen kişinin kucağındaydı. Kulübe iki gazete geliyordu. Bir günlük Halkın Sesi, bir de haftalık Nacak. Yani Dr. Küçük’ün ve Rauf Denktaş’ın gazeteleri.
Kahveciye bir gazoz sipariş ettim ve bir sandalye alıp kapının önüne, serine çıktım. “Nasıl ol(ma)sa birazdan usanıp gazeteleri önündeki masaya koyacak” diye düşündüm. Gazozu şişeden bardağa boşaltmaya başladım. Birden karşıda oturan bir çocuğun ağzı sulanarak dikkatlice gazoza baktığını fark ettim. İlkokul yaşlarında olan bu çocuğun gazoz alacak parası olmadığı kesindi.
Kendi kendime “Sefiller’in baş kahramanı Jean Valjean böyle bir durumda ne yapardı?” diye sordum ve herhalde gazozu çocuğa verirdi diye düşündüm. Yarılanan şişeyi kaldırdım ve çocuğa uzattım. Çekinerek şişeyi aldı ve bir dikişte gazozu mideye indirdi. Alay edilebilir diye kuşkulanmış olmalıydı. Yudum yudum içerek zevkini bile çıkarmadı.
Ben bardaktaki gazozu yudumlarken içerisini de kontrol etmekten geri kalmıyordum. Hasan dayı gazeteleri kucağında tutmaya devam ediyordu ama okuduğu falan da yoktu. Aksine, şekerleme yapmağa başlamıştı.
İçeri girip gazetelerden birini alıp alamayacağımı sordum ve aramızda aşağı yukarı şöyle bir konuşma geçti:
– Hangisini isteen?
– Günlük olan Halkın Sesi’ni alayım.
– Nacak’ı istemeen?
– O haftalıktır. Onu daha sonra da okuyabilirim.
Bu konuşmanın üzerinden çok bir zaman geçmemişti ki bir gece kulüpte otururken iki kişi gelip beni dışarıya davet ettiler. Biri Lefkoşa’da yaşayan bir köylümüzdü; Zebedo’nun oğlu Süleyman. Ötekini tanımıyordum. Kulağıma fısıldandığına göre, TMT tetikçilerinden biriymiş.
Kulübün arkasında, aleyhimde ihbar olduğu söylendi. Kulüpte herkesin içinde Nacak gazetesine ve yazarlarına hakaret etmişim. Bu cüreti nereden buluyormuşum falan filan. Kendi kendimden şüphelenmeye başladım. Gerçekten buna benzer şeyler söylemiş olabilir miydim? Ne zaman, hangi koşullarda bunları yaptığımı sordum. Bazı ipuçları verilince yukarıdaki konuşma ile ihbarı bağdaştırmayı başardım.
Olayı anlattım. Kulüpte kahveciden başkasının olmadığını ve bunu kahveciye de sorabileceklerini söyledim. Bana hiç de kaba davranmamışlardı ama beni yollatırken abi tavsiyesi yapmaktan geri kalmadılar: “Konuşurken lâflarına dikkat et.” Oradan uzaklaşırken birinin “Çocuk doğru söylüyor. Kahveci de aynı şeyleri söyledi” dediğini duydum.
Hayretten donakalmıştım. TMT bu türden ıvır zıvır şeylerle mi meşgul oluyordu? Yoksa biz sizin nefes alışınızdan bile haberdarız mesajını mı vermek istiyordu? Bir lise öğrencisine niye böyle bir mesaj vermek ihtiyacını duyuyorlardı?
Olaya üç kişi şahit olmuştu: biri bendim ki sanık konumundaydım, öteki de kahveciydi ki onun da tanık durumunda olduğu anlaşıldı. Muhbir, aramızdaki üçüncü kişi olmalıydı. Hasan dayı, köy kurnazlığıyla bir tuzak kurmuş, ben de tongaya basmıştım. Üstelik hangi gazeteyi de isteseydim, suç işlemiş olacaktım. Halkın Sesi’ni istemiş olduğum için Nacak ve Denktaş’a hakaret etmiş oldum. Nacak’ı tercih etseydim Halkın Sesi ve Dr. Küçük’e hakaret etmiş olacaktım. Her halükârda suçlanmaktan kurtulamayacaktım.
Peki, Hasan dayı böyle bir ihbarı niye yapma ihtiyacı duymuştu? Bunun gerçek nedenini bilmeme olanak yoktur. Ancak köylü psikolojisini az çok bilen biri olarak diyebilirim ki bu gibi insanlar üstlerine geceli gündüzlü “vatan” ve “dava” için çalıştıklarını göstermeye çalışırlar. Bunu yaparken de ya şahsi bir çıkar beklerler ya da sadece bir “Aferin” duymak isterler.
Etrafta ihbar edecek olay bulamadıkları zaman olay üretmeye çalışırlar. İlle de size zarar vermek amacıyla da yapmazlar, sadece aferini duymak isterler. Günler boyu “hangi bir olayı, nasıl ihbar edebilirim?” diye düşünürler ve şeytanın aklına gelmeyecek komplolar kurarlar. Hem öylesine komplolar ki yazı gelse de kazanırlar, tura gelse de. Eflatun’un sözleri yabana atılmamalı: “Köle ruhlu insanları yönetici yaparsanız, diktatör olurlar.”
Merkezdeki aklı başında insanların bu tip insanları niye ciddiye aldıklarını, doğrusu, anlamış veya çözmüş değilim.