Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-49 Aşık oldur kim kılar feda canın cananına

Fuzuli öyle tanımlıyor aşkı. Canını sevgilisine feda edendir aşık. Adadaki iki toplum bireyleri arasında yapılan karma evlilikler, bana hep Fuzuli’nin bu mısraını anımsatır. Bu tür birliktelikler, her iki toplum tarafından da horlanır. Bir ömür boyu horlanmak, herhalde canını feda etmekten daha zor olsa gerek.

Bizim çocukluğumuzda bu tür evlilikler daha normal karşılanırdı. Elbette ki bunu hoş görmeyenler vardı ama bunlar azınlıkta oldukları için sesleri pek çıkmıyordu. 1950’lerde Makariyos’un emirleri ve kilisenin paralarıyla Kıbrıs’a silâhlar sokulunca adanın tadı tuzu kaçtı. Hele 1963’ten sonra iş tamamen zıvanadan çıktı.
O sıralarda öteki toplumdan eşi olan insanların halini tasavvur edemiyorum. Bu durumdaki zavallı insanlar herhalde saklanacak delik bulmakta zorlanıyorlardı. Benim şahsen tanıdığım bazı insanlar vardı. Bir sabah uyandılar ki 50-60 yıllık isimlerini değiştirmek mecburiyetinde oldukları söylendi. Kimi Ayşe oldu, kimi Kadriye, kimileri de Dudu. (Rumca isimler kabul edilemezdi ama Arapça isimler makbul sayılırdı.) 
Birçoğumuz görmezlikten geliyor, bazılarımız da itiraf etmeye utanıyor ama gerçek şu ki bizim köyde karma evlilikler vardı. İlk aklıma gelenlerden biri köyde “Kezibanu” olarak bilinen Keziban hanımdı. Kocasını veya kocalarını anımsamıyorum. Bu kadının iki oğlu vardı. Birinin adı Mustafa, ötekinin de Lugaidi idi. (Galiba bir de kızı vardı ama küçük yaşta köyden ayrıldığı için onu hiç tanımadım.) Üzerinde durmadığım için hiç sormadım ama tahminim odur ki Kezibanu önce bir Türk’le evlendi ve Mustafa’yı doğurdu. Büyük bir ihtimalle kocası ölünce (veya ayrılınca) bu defa bir Rum’la evlendi ve Lugaidi’yi doğurdu. O zamanlar köy yerinde genç bir dul kadın olmak zor zanaattı.
Mustafa herhalde babam yaşlarındaydı çünkü iyi arkadaştılar. Mustafa genç yaşta Türkiye’ye göç etti. Orada marangoz olarak hayatını kazanıyordu. Ankara’da öğrenciyken bir İstanbul ziyaretimde bir gece beni evlerinde misafir ettiler. Pek varlıklı değillerdi ama köyden giden gençlere kapıları her zaman açıktı.
Ben ilkokulun son sınıflarında iken Mustafa’yı tanıdım. İkiz oğullarıyla birlikte İstanbul’dan köye gelmişlerdi. Yanılmıyorsam düğüne katılmak amacıyla gelmişlerdi ama kimin düğünüydü hatırlamıyorum. Bizim eve de geldiler. Bizden farklı konuşuyorlardı ama gene de rahatlıkla anlaşabiliyorduk. Mustafa, benden küçük olan ikizleri gezdirmemi istedi. Köy yerinde ne gezmesi olabilir, onları köyün bahçalarına (bahçelerine)  götürdüm. Onlara dut gokkosu (ahududu) topladım. Bizim için sıradan bir iş olan bu gezinti şehir çocuklarının çok hoşuna gitmişti. Ayrılırken ikizlerden biri bana sarılarak şöyle dedi: “Abi be, gelen gelişimizde gene bahçalara gidelim.” Bir daha geldiler mi, bilmiyorum.
Ama babalarının birkaç defa daha geldiğini biliyorum. 1970’lerin sonu veya 1980’lerin başı olmalıydı. Bir gün gelip beni buldu ve kendisini Dikelya üssüne götürüp götürmeyeceğimi sordu. Götürmeye götürürdüm ama ben Dikelya’ya hiç gitmemiştim. “Sen merak etme” dedi “Sen Pergama’ya git, sonrasını ben sana tarif ederim.” O kadar yerden niye Dikelya’ya gitmek istediğini merak etmedim değil ama gene de nedenini sormadım.
Kendisinin belirlediği bir günde buluştuk ve yola koyulduk. Çocuklarından, işinden, İstanbul’daki hayattan söz etti ama merak ettiğim konudan bahis açmadı. 1976 yılında ölen babamla ilgili çocukluk anılarını bile anlattı.
Nihayet Dikelya’ya vardık. Arabayı uygun bir yere park ettik. Arabadan inerken “Sen burada bekle. “Ben hemen döneceğim” dedi ve uzaklaştı. Biraz sonra Lugaidi ile birlikte kucak kucağa döndüler. Arabadaki torbayı çıkarıp kardeşine verdi.
Ben Lugaidi’yi görmeyeli 20 yıl olmuştu. Epeyi değişmişti. Ben onu köy takımında futbol oynayan bir delikanlı olarak hatırlıyordum. İyi bir futbolcuydu. Galiba bir ara Omoniya takımında bile oynamıştı. Omoniya takımında köyümüzden bir de İbrahim top koşturmuştu. Şimdi ise karşımda kır saçlı bir adam duruyordu.
Bir yerlere oturup kahve içtik. Lugaidi köyden arkadaşı olan kimi insanları sordu. Bildiğim kadarıyla anlattım. Sonra da iki kardeş birbirlerine çocuklarını, eşlerini, işlerini anlattılar. Oralarda bir yerde birlikte yemek yedik. Sonra da Lugaidi hediyelerini arabaya getirdi ve gözyaşları içinde ayrıldılar. (Lugaidi’nin oğlu şimdilerde AKEL’in ileri gelenlerinden biridir.)
İki kardeşin son görüşmeleri miydi yoksa ondan sonra tekrar buluştular mı bilmiyorum ama Mustafa barikatların açılışını göremeden vefat etti.
Dönüş yolunda Mustafa düşünceliydi. Bir ara bana dönerek şöyle dedi: “Hayat çok acımasızdır, aziz dostum, çok. Annemin cenazesine bile katılamadım. Bugün yaşadıklarımız, lütfen aramızda kalsın.” Bugüne kadar kaldı da.
Yol boyunca kafamda bir soru döndü dolaştı: “Acımasız olan hayatın kendisi mi yoksa insanlar mı?”