Etraf köylerin bir tek doktoru vardı. Kimin ne hastalığı varsa ona başvururdu. Daliliydi veya Dali’de oturuyordu. Adının ne olduğunu hiç öğrenemedim. Rumlar ona “Yatre” (Doktor) diye hitap ederlerdi. Türkler arasında “Sallanbaş” olarak bilinirdi.
Tuhaf tikleri vardı. Sürekli gözlerini kırpıştırır ve başını sallardı. Görüntüsü bile beni korkuturdu. Hasta olduğum zamanlar Sallanbaş çağrılırdı. Arabasıyla gelir, elinde siyah bir çantayla kapıdan girerdi. Aklımda cüsseli biriymiş gibi kaldı. Kapıdan girer girmez “Hanumissa, su koy, kaynasın” derdi. Sonra da beni muayene ederdi.
“Su koy, kaynasın” cümlesini duyar duymaz başımdan aşağı kaynar sular dökülürdü. Ne olacağını anlardım. Küt iğneli şırıngasını kaynar suda sterilize edip kalçama mıh (çivi) çakar gibi iğne yapacaktı. Adamın iğnesiz tedavi usulü yoktu. İğne sterilize oluncaya kadar odanın içinde bir aşağı, bir yukarı yürürdü. Kırpıştırılan o gözlerle sallanan o baş, bana şeytanı andırırdı. Şeytan kelimesini her duyduğumda aklıma Sallanbaş gelirdi.
İğneden hala uzak dururum. Başkalarına bile iğne yapılmasını seyredemem. Çocuklar küçükken hasta olduklarında hanım onlara iğne yapardı. İğne vakti gelince ben evden çıkar yürüyüşe çıkardım. Ne göreyim ne de ağlama sesi duyayım. Sallanbaş’ın saldığı korku hala içimdedir. O bölgede kaç çocuğun kalbine korku salmıştır Allah bilir.
Bir süre önce yaptığım bir araştırmada Sallanbaş ansızın karşıma çıktı. O yıllarda Dali’de doktorluk yapan Hristodulos Papadopulos diye bir doktor varmış; kayıt numarası da 224 imiş. Bu bizim Sallanbaş olmalı diye hükmettim. Toprağı bol olsun.
Mahallemizde Mariyanni’nin kızının düğünü vardı. O zamanlar düğünler üç-dört gün sürüyordu. Bir ikindi okuldan çıktım, eve dönüyordum. Düğün için mahallede toplanmış olan çocuklar, yolun içine ikişer taş koyup top oynuyorlardı. Top dediğim, tenis topundan büyükçe bir şeyler. Beni de davet ettiler. Herhalde takımlardan birinde bir kişi eksikti. Çantamı bir kenara koyup onlara katıldım.
Çocuklar arasındaki maçlar çok iddialı geçerdi. Ölümüne oynarlardı. Çoğunun da futbol lâkabı vardı. Kimisi Puşkas, kimisi Hindigudi (Hidekudi), kimisi Koçis (Kocsis) idi. Aşağısı kurtarmazdı. Yaygın lâkaplar arasında Di Stefano, Vava, Didi, Garinça, Turgay, Metin, Lefter, Recep Adanır gibi isimler vardı. (Duyan da 1950’lerde isim yapmış futbolcuların hepsinin de bizim köyden çıkmış olduğunu sanırdı.)
Topla karşı kaleye giderken birileri arkadan bayda attı (çelme taktı) ve yere yuvarlandım. Düşer düşmez sol omzumda keskin bir sızı duydum ve ciddi bir şey olduğunu hissettim. Çantamı alıp eve gittim, tabii suratım beş karış. Annem ne olduğunu sordu, ben de anlattım. Annem hemen bana “Gel, seni Sami dayıya götüreyim” dedi.
Sami dayı köyün kırıkçı, çıkıkçısıydı. Köylü onu “Şina” olarak bilirdi. (Şina, Rumca “kaz” demektir. Ona niye öyle bir lâkap takıldı, bilmiyorum.) Avlusunda büyük bir gül ağacı vardı. Nisan ayında etraf gül kokardı. Kolumu tuttu, bir çekti bir itti ve “Tamamdır” dedi, “yerine oturdu”. Benim gördüğüm kadarıyla, ağrılarımı artırmaktan başka bir şey yapmamıştı.
Yattım ama ağrıdan bir türlü uyuyamadım. Babam gelince annem ona durumu anlattı. Onlar kendi aralarında konuşurken ben “Gene Sallanbaş’ın eline düştük” diye hayıflanıyordum. Babam kararını verdi: “Yarın sizi Lefkoşa’ya gönderelim. Şukka’ya gidersiniz, durumu anlatırsınız. O sizi alıp uygun bir doktora götürür”.
Şukka köylümüzdü. Asıl adı Ayşe’ydi. Ayşe, Ayşukka (Ayşecik) oldu, onun da kısaltılmış hali Şukka. Şukka, köyden şehre inen cahil insanların kılavuzu ve akıl hocasıydı. Herkese yardım etmeyi kendine vazife bilirdi. Köyde en sevilen insanlardan biriydi. Köyde, en azından bizim evde, yetişen her şeyin proması (turfandası) Şukka’ya gönderilirdi. (Babam onun adına izafeten küçük kız kardeşimin adını Aysel koydu.)
Şukka dul bir kadındı ve bekâr olan kız kardeşi ile birlikte yaşıyordu. Büyük bir ev kiralıyorlardı ve onu pansiyon olarak kullanıyorlardı. Dolayısıyla üç-beş aile ile bir arada yaşıyorlardı. Kız kardeşinin adı Kadina idi. Kadina evin içişleri, Şukka ise dışişleri ile ilgileniyordu. Şukka cumaları camiye, Kadina ise pazarları kiliseye giderdi. Bunların iki de kardeşleri vardı. Biri Muslu (Türk), öteki de Yorgo (Rum) idi. (Kadina, 1963 olaylarından sonra adını Kadriye olarak değiştirmek zorunda kalmıştı. Canını kurtarmak mecburiyetindeydi.)
Şukka bizi bir doktora götürdü. Sol köprücük kemiğim kırılmıştı. Mukavvaya benzeyen bir şeyle sol omzumu tutturdu ve bir sargı ile kolumu boynuma astı. Birkaç ay böyle kalacakmışım. Gerisini hiç hatırlamıyorum.
Şukkalarda öğle yemeğine oturduk. Radyoda haberler okunuyordu. Bilmem hangi ülkenin neresinde, bir felâket olmuş ve birkaç kişi ölmüştü. “Vah zavallı insanlar” diyerek Şukka ağlamaya başladı. Görmediği, bilmediği, tanımadığı insanların dertleri ile dertlendiğini ve onların felâketine göz yaşı döktüğünü gördüğüm ilk, ve belki de son insandı. Nur içinde yatsın.

Önceki Haber
Sonraki Haber

























