Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-19 Kıbrıs’ın en kadersiz çobanı

Anımsadığım kadarıyla bizim evde keçi hiç eksik olmazdı. Her zaman iki veya üç keçimiz vardı. Bunlar, sarkık ve uzun kulaklı, iri memeli keçilerdi. Yerli keçilerden ayırt edilsinler diye biz bunlara “Karşı keçisi” derdik. Rumlar, yanılmıyorsam, bunlara “Damaskines” yani “Şam keçisi” derlerdi. Yerli keçiler, daha çok oğlakları için davarlarda bulundurulurdu. Karşı keçileri ise süt için evlerde beslenirdi.
Evdeki keçiler, daha çok, yabani otlarla beslenirdi. Pamuk ve patates tarlalarında eksik olmayan semiz otu ve ğlindo; ekinlerin içinde türeyen lapsana ve horoz lâleleri; Matsa’nın greypfrut bahçesinde diz boyu olan galamangraları; bir demet hasıl veya trifil (yonca) keçileri idare ederdi.
Ne var ki keçiler doğurunca nüfus çoğalırdı. Her biri üç veya dört oğlak doğururdu. Bir ay kadar annelerinin sütü ile geçinirlerdi fakat ot yemeye başlayınca annem devreye girerdi. Birer arşın boyunda iki sapı olan bez bir torba hazırlardı. Keçinin memesi torbanın içine geçirilir ve saplar keçinin sırtına bağlanırdı. Oğlaklar artık süte ulaşamazdı. Sütle ya yoğurt yapılırdı ya da hellim.
Oğlakların okka basmaları için 6-8 ay beslenmeleri gerekirdi ki iyi para getirsinler. Kışın bol ot olması nedeniyle sorun yoktu ama yazın işler zorlaşırdı. O zaman da iş başa düşerdi. Öğleden sonraları, güneş devrilip da sıcaklık çekilir hal alınca keçileri ovaya çıkarmak evin erkeğinin işi olurdu.
Elime bir değnek alır, keçileri ve oğlakları önüme katardım. Rum ilkokulunun arkasından, Usta’nın dolabının yanından geçer ve karşıdaki tepeye ulaşırdım. Keçiler ve oğlaklar o yamaçlarda çalı çırpı yer karınlarını doyururdu.
Küçük bir davarı olan Sava da o saatler muhakkak oralarda bulunurdu. Davarlarımızı karıştırır, birlikte onlara göz kulak olur ve bol bol sohbet ederdik. Daha doğrusu o anlatır, ben de dinlerdim. Bana çobanlığın inceliklerini anlatırdı. Birtakım rastlantılar sonucu okuma fırsatı bulmasaydım rahatlıkla çoban olabilirdim. Hem de iyi bir çoban.
Sava, bana eski insanlardan, köyün eski durumundan, köyümüzde ve etraf köylerde vukubulmuş bazı hırsızlıklardan bahsederdi. Okulda öğrenemeyeceğim bir sürü bilgi öğrendim kendisinden. Hayat okulu bu olsa gerek. (Pek iyi hatırlamıyorum ama herhalde bana bu hikâyeleri Türkçe anlatıyordu. O yaşta bütün bunları Rumca anlayabileceğimi sanmıyorum.)
Bu arada bana kendi hayat hikâyesini de anlatmıştı, hem de birkaç defa. Aradan yıllar geçti; ayrıntıları anımsamıyorum ama öykünün özeti şu: Genç yaşta Rum bir kadınla evlenmiş. Ondan birkaç erkek birkaç da kız çocuğu olmuş. Sonra bir Türk kadınla mercimeği fırına vermişler. Bir süre de onunla yaşamış. Ondan da galiba iki kızı bir oğlu olmuş. Bir süre sonra da Türk kadını bırakmak zorunda kalmış ve tekrar ilk karısına dönmüş. (Türk kadından niye ayrıldığını anımsamıyorum.)
“Gördüğün gibi çocuklarımın yarısı Hristiyan, yarısı da Müslüman’dır. Peki, ben kendim neyim? Ne Hristiyan, ne Müslüman!” der ve kahkahayı basardı. Ben küçücük aklımla bu türden olayları kavramaya çalışır ve adamın haline üzülürdüm. Bunun daha bir şey olmadığını, esas felâketin geride olduğunu tahayyül edemezdim.
Aradan 10 -15 yıl geçti. Hristiyanlar Helen oldu, Müslümanlar Türk. Çocuklar büyüdüler, evlendiler. Bu arada Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu ve 1963 olayları başladı. Kayıplar listesine kaydedilen ilk isimlerden biri, Sava’nın Türk damadı idi. Olaylar yatışır gibi olunca köye gitmek amacıyla Lefkoşa’dan ayrıldı ama hiçbir zaman köye ulaşamadı. Rumlar yolda onu yakaladılar ve TMT’cidir diye öldürdüler. Sava’nın Türk damadı Rumlara kurban gitti.
Aradan bir on yıl daha geçti. Bu defa da 1974 savaşları oldu. Kayıplar listesinde Sava’nın damadının adı da vardı. Rum damadı da Türklere kurban gitti.
Bodamya’ya son gidişimde köyün meydanının bir köşesine iki tane büst diktiklerini fark ettim. Büstlerin henüz resmi açılışları yapılmadığı için büstler birer beyaz çarşafla örtülü idi. Bunların ne olduğunu sorunca bana iki kayıp köylünün büstleri olduğu söylendi.
Biri Sava’nın Rum damadı, öteki de bizim komşumuz olan Panayodi. Panayodi benden birkaç ay önce doğmuştu. Annesi Mirofora’nın söylediğine bakılırsa Panayodi ile süt kardeşi idik. Kendisinin sütü az olduğu için arada bir Panayodi’yi getirir ve annem onu emzirirmiş.
Panayodi’nin büstünün dikilmesinde bir anormallik yok. Ama bana kalırsa, Kıbrıs trajedisini anlatan en dramatik hikâye, Savanın iki damadının ölümleridir. Kıbrıs’ta çözüm olur ve adada barış ve işbirliği kökleşirse esas yapılması gereken şey, iki damadın anısına bir anıtın dikilmesidir. Bodamya’ya da bu yakışır.