(Gök kubbenin altında söylenmemiş söz yoktur-Çiçero)
Bu imzalanan kaçıncı protokoldür? diye sordu bir iş insanı.
“Kaçıncı olduğunu bilmiyorum ama 1974’den sonra 32 hükümet kuruldu herhalde otuz ikinci protokoldür” diye yanıtladım.
Fakat bu yanıt eksik olabilir çünkü protokol imzalama işi her zaman gerçekleşmedi.
Bir dönem, Büyükelçi, Bakanlar Kurulu toplantılarına bizzat katılırdı. Alınacak kararlara müdahale ederdi. Haliyle o dönemlerde protokol yapılmaz, Büyükelçi doğrudan dikte ederdi, protokol imzalama zahmetine katlanılmazdı
Kısa da olsa “biz kendi yağımızla kendi ciğerimizi kavururuz” dönemi vardır.
Annan planının inşaat sektörünü şaha kaldırdığı, devlet bütçesinin fazla verdiği, memurin sendikalarının “refahtan biz de payımızı isteriz” diye eylem yaptığı zamanlar.
O zamanlar da protokol yapılmazdı.
Hakikaten kaçıncı protokoldür Perşembe günü imzalanan?
***

“Abiciğim, memleket elden gidiyor, millet açlıktan kırılıyor siz farkında değilsiniz” dediğinde işaret ve parola sistemi devreye girerdi.
“İşaret” rahmetli Mehmet Ali Akpınar’ın söylediğiydi.
Parola da “haklısın abi, gazetecilik yaptığımız yok” şeklindeydi.
Muhalif basının en seçkin örneklerini sergilerdik.
“Bittik-gittik-mahvolduk” manşetleri bir birini takip ederdi.
En basit bir cümleye bile tahammül edemeyip patronu arayan politikacılardan ses-seda çıkmazdı.
Tevettür edilirdi ki “daha sert-daha sert” bile diyorlardı.
Sonra heyetler halinde Ankara’ya gidilirdi.
Gazete manşetleri gösterilip, “biz serhat (sınır) bekçileriyiz. Rum’a-Yunan’a karşı direniriz. Ekonomi kötü, halkın morali bozuk” denirdi ve dönüş uçağında paralarla gelinirdi.
Rahmetli Rauf Denktaş’tan dinlemiştim;
Rahmetli Turgut Özal bu gazete manşetlerinden şüphe etmiş ve “siz mi yazdırıyorsunuz” diye sormuş.
Denktaş’ın yanıtı zekice olmuş;
“Siz Amerika ile görüşmeye gittiğinizde Gırgır dergisini götürdünüz ya”
Özal koca göbeğini sallayarak kahkahalarla gülmüş bu yanıta.
Yeni nesiller bilmez. Bizim zamanımızda Gırgır isimli meşhur bir mizah dergisi vardı.
Dergi, Özal’ın en sıkı muhalifiydi ve çok güzel karikatürler yayınlardı.
Özal Amerika’ya gidecek ve dönemin Başkanı Bush’tan para isteyecekti.
Yanına Gırgır dergisinin o haftaki yayınını da almış.
Derginin kapağındaki karikatür şöyle idi;
Dansöz kıyafetleri giymiş Özal, sultan koltuğunda oturmuş Bush’un karşısında raks ediyor, Bush salyaları akmış vaziyette dansöz Özal’ı izliyor. Karikatürün üzerinde de “Özal Amerika’dan para istemeye gidiyor” yazıyordu.
Özal, Gırgır’ın bu kapağını Bush’a göstermiş ve “bakınız beni ne hallere düşürdünüz” demiş.
Tam da Özallık bir davranış.
Fakat hoş görüye bakar mısınız, ülkenin Başbakanı Amerika karşısında kıvıran dansöz olarak resmediliyor ve bunu gülerek karşılıyor.
Şimdilerde böyle bir karikatür yayınlansa ne olur acaba?
***

Neyse, kaçıncı olduğunu bilemediğim protokolle ilgili “çok da şey etmeyiniz” derim.
Niceleri geldi, niceleri geçti.
Hepsi unutuldu gitti.
İngiliz ordusu, önde şilin yüklü katırlarla girmişti Lefkoşa’ya. Osmanlı bayrağını indirip kendi bayrağını çekmişti ve şilinleri gören ahali alkışlamaktan ellerini patlatmıştı.
Çünkü Osmanlı aylardır memur maaşlarını ödemiyordu.
Şimdi kaygılandığımız maaşlar değil, yüzde otuzluk maaş artışıdır.
Onu da öderler.
Sonuçta serhat bekçileri değil miyiz?
Hem de et ve tırnak gibi.
Anlayacağınız bizim gök kubbenin altında yeni bir şey yoktur.
Aynı filmi izleyip duruyoruz…
































