Yine, çok güzel bir Kıbrıs akşam üstüsüydü. Savaş ve göçün ardından geçen birkaç yıldan sonra evlerdeki yaşam izleri yavas yavas yerini yeni sahiplerinin yaşanmışlıklarına bırakıyordu. Herkes yeni baştan alışmayı, sevmeyi ve yaşamayı başarıyordu. “O” ise Limya (Limnia) köyüne Mormenekşe adının verildiğinden, ganimetin ne olduğundan habersiz, koşturuyordu etrafta. 5-6 yaşlarında falan olmalıydı. Hala köşede, bucakta sahipsiz bulduğu bebeklerle oynuyordu; daha önce bir başka çocuğun kaybı, gözyaşı olabileceğini bilemeden. Sahipsiz diye bulduğu oyuncakların bir başka çocuktan kalmış olabileceklerinin bilincinde değildi. Oysa, kim bilir onlar hangi özel günde, hangi anne-babanın armağanıydılar sahiplerine. Göçten sonra bir başka oyuncağa, eve, köye “benim’ demek zorunda bırakılan pek çok çocuktan herhangi biriydi. O yaştaki akranları gibi onun için de en önemli şey, oyun oynamak ve etrafta keşifler yaparak, yeni bir şeyler bulmaktı. ‘Yeni’ dediği şeylerin, “eskiden” bir başkasından kalma olduğunu düşünemeden…
Her akşamüstü o hanaya gitmek farzdı onun için. Orası öyle kocaman görünürdü ki gözüne, masallarda anlatılan devler ülkesindeki evlerden birine girdiğini sanırdı her seferinde. Orada “onu” görürdü. Her zaman beyaz önlüğü ve gür, siyah saçlarıyla karşılardı kapıda kendisini. Bu heybetli kadın onu koşulsuz seven birkaç insandan bir tanesiydi. İri cüssesi, uzun boyu, upuzun sacları ve kocaman güzel gözleriyle onu kucakladığında dünyanın da kendisini kucağına aldığını sanırdı. Onun adını taşıyordu. İsimler bir başkasından devir bir kaderi yaşamak gibi bir şeyse de, en azından hem çok güzel, hem çok sevdiği birinin ismi olmasından dolayı bu adı hep çok severdi. “Anneannem” diye fısıldadı, yani “Bedi nenem”…
32 yıl sonra duyduğu bir koku onu peşine takıp yıllar öncesine, çocukluğuna götürmüştü. O hanayı, nenesinin kocaman sarılışını hatırlamasına komşu mutfaktan gelen bir koku neden olmuştu: “KIBARMIŞ BİBER KOKUSU.” Burnuna gelen yemek kokusu onu zihninde unuttuğunu sandığı odacıklara sürüklemişti. Örümcek bağlamış nice anı gözünün önünde kah flu, kah net bir şekilde geçiş yapıyordu. Duyduğu koku onu hayatının en lezzetli zamanlarına götürmüştü. Nenesi mutfakta ocağın başına geçer torunlarının kalabalığı ve cıvıldaşmaları arasında dünyanın en mutlu insanı edasıyla yemekler hazırlardı. En çok bidda-badadez, gullurikya, samsı yaptığını anımsardı. Bir de çeşitli sebzeleri kızarttıktan sonra üzerine çömleğinde soğuttuğu yoğurtla sunduğu yemekleri unutmamıştı. Ama nedense onca yemek arasından kızarmış biber kokusu taşınmıştı o mutlu mutfaktan bugününe. Kilo, kolesterol nedir bilmediği, geceleri uykularının bölünmediği, başka bir nefesi kontrol etmediği, ölüm acısı tatmadığı o zamanlara gitmişti. Çocukluğunun en güzel insanlarından birinin elinden yediği o yemeklerin tadını bir daha ne bir lokantada, ne bir davette, ne de bir tarifte bulabilmişti. Üstelik de kendi elleriyle bir daha sofrasına o tadın eksik kalmış parçacıklarını koyamamıştı. İçi başka, dışı başka bir yaşamın çocuklarının ganimet oyuncaklarla oynadığı oyunlarla eksik gençlik ve geciken büyüme ile aldığı yolunu düşündürdü ona bu koku. Başkalarının evlerinin, odalarının, aşklarının üzerine kurulan yaşamlardan sonra, ganimet değil, kendine ait yaratılan anlara sahip çıkmak istiyordu artık.
Kızarmış biber kokusu onu çocukluğuna götürmekle kalmamış, başka bir düşün, sahipli bir gülüşün üzerinden yeni bir yol kurulamayacağını da anlatmıştı. Bu savaş ortamında barış için hareket edildiğini sanan yağmacıların ortasında birinin hayalini çalan bir ganimetçi olmayı reddediyordu… Evet, evet o koku ona bunu anımsatmıştı. Kendi oyuncaklarını isteyen o çocuk karşısına dikilmiş bunu istiyordu kendisinden. O, lekesiz bir merhabanın eksik bırakıldığı bir düzeni reddediyordu şimdi. Nice oyun kaybettikten sonra anlamıştı bunu Artık birinin hakimiyeti, galibiyeti üzerine kurulan oyunlarda değil, gül kokularıyla büyüttüğü çocuklarıyla yeniden çocuk olmanın ne demek olduğunu anımsamak istiyordu. Ganimet bulduğu her şeyi kızarmış biber kokusuyla geçmişe teslim etmeliydi. Nenesi, o içine dünyaları sığan kucağıyla karşısında koşulsuz sevgilerin ölümsüzlüğünü temsil ediyordu. Biber kokusu, ki Can Yücel “biber ki yasa dışı önderidir sebzelerin dediği o biberin kokusu, hazır bulunan, bir başkasının dokunuşundan, yaşanmışlığından, sahipliğinden ve icazetinden arta kalan bir ‘şey’in asla yeni olamayacağını hatırlatıyordu ona…
Kendini o hanaydan ayrılır gibi hissetti. Dönüp gerçekten de o evin önündeymiş gibi arkasına baktı. Evet, “O” önünde beyaz önlüğü, yüzünde kocaman gülümsemesiyle onu yolcu ediyordu. Elini kaldırdı, “hoşcakal” der gibiydi. Çocukluğunu özlemişti. Nelere güldüğünü, nelere sevinip, kızdığını anımsamaya çalıştı. Ve evet, canı kızarmış biber çekmişti. Aslında biber falan değil, sevdiği tatları özlemişti. Çocukluğunu, oyuncaklarını ve oyunlarını, bir de oyun arkadaşlarını… Adımlarını evine doğru çevirdi. Kendini o hanayın ruhuyla kendi mutfağında, ocağının önünde buldu. Hazırlıklarını yaptı ve güzelim, iri, yeşilbiberleri kızgın yağa atıp kızartmaya başladı. Salondan oyunlarına ara veren iki tane gece gözlü oğlan koşup geldiler. Büyük olan ‘anne bu güzel koku nedir?” diye sordu. Artık ganimet oyuncaklarla, ganimet aşklarını geride bırakan bir eda ile döndü anneleri: “kızarmış biber kokusu oğlum, kızarmış biber kokusu”…
ŞİİRLERLE BÜYÜSÜN ÇOCUKLAR
VE ŞİRİN ZAFERYILDIZI
Dün Şair Şirin Zaferyıldızı’nın ŞİİRLERLE BÜYÜSÜN ÇOCUKLAR televizyon programının çekimlerine katıldık oğullarımla. Bu üçümüzün çıktığı ilk program olduğu için de özeldi bizler için. Şirin Zaferyıldızı çocuklarını şiirlerle, şarkılarla büyütmeyi seçen bir öğretmen. Kitapları, radyo-TV programları, etkinlikleri, CD’si ve pek çok çalışması ile örnek teşkil ediyor. Dünkü heyecanını gördüm, müthişti. Bu kadar enerjik, bu kadar çocuklarla heyecan duyan bir insanla program yapmak beni ve oğullarımı da heyecanlandırdı. Mağusa’da Aziz Kuaför’ün salonunda gerçekleşen çekim tam anlamıyla güzel insanların buluşma etkinliği olmuştu. Aziz Kuaför sazıyla, sözüyle eşlik etti bize. Yeteneğine şapka çıkarılacak bir müzisyen. Besteleri ise ülkemizde bestelenen en güzel türkülerden, iddia ediyorum.
Şiir yazamasalar bile çocuklarımın şiirle büyümesi, o derinliği yaşamlarında bulabilecek derinlikte olmaları, sorgulamaları, anlamaları yani insan olmanın gereklerini taşımaları elbette ki en büyük arzularımdan bir tanesi. Bunun için Şirin Zaferyıldızı gibi öğretmenlere ve şairlere ihtiyacımız vardır. Ona çocuklarla birlikte çıkmış olduğu yolculuğunda başarılar dilerim.
ZAMANA KAZILI SATIRLAR
NERİMAN CAHİT
Hepimizin ablası, öğretmeni, şairi, kadınlığın sancılarını bizlerden çok önce yazmış, mücadele vermiş, örnek alınacak güzel yürek Sevgili Neriman Cahit’i iki güzel şiiriyle konuk ediyorum bu hafta. Sevgi ve saygılarımla ona sağlıklı ve üretken yıllar dilerim.
AKDENİZ BİR DELİ UMUT BÎR DELİ SEVDA
Sen geldin,
Akdeniz de geldi kuruldu bir yanıma
Bir gül kendine büyüdü
Ne güzel vurdunuz sevda burcuma…
Sen geldin
Bütün sularım Akdeniz
Yürüdüm bir sevdanın başkentine
Sen ve Akdeniz
Ne güzel yakıştınız sevdama…
Ben hiç bu kadar kadın olmadım…
(Ay Seferi, s. 197,)
YİTİK KİMLİK
Ve,
Kadın olduğum içindir
Çektiğim bunca acı
Çocuklarım,
Kocam
Ve babam adına
Utanıyorum…
Doğada,
Erkeğimle
Bir dişi tay kadar
Özgürdüm.
Ne ki,
Araya,
Mal girdi, mülk girdi
Para girdi
Ben de metalaştım,
Her şeyimi yitirdim.
O gün, bugündür
Hep,
YİTİK KİMLİKLE
Yaşıyorum
(Konu: Kadın, 1990,5. s.)
































