Her eylül geldiğinde gazete sayfalarındaki en güzel, en çarpıcı eylül yazısı Sevgili Müdürümüz Başaran Düzgün’den gelir. Siyaset, dünya gündemi derken henüz eylülle ilgili Havadis köşesinde okuyamadık klasikleşen yazısını.

Hafiften serinlemenin başladığı bu günlerde eylül yine kendini hissettirmeye başladı. Yine çok değerli gazeteci abimiz Ahmet Tolgay ise “Eylül hakkında yazmak kolay değildir” dedi. Ne çok şey yazıldı eylül için. Ne çok şiir. Sonbahar bebeklerine adı verildi. Biraz hüzün koktu, biraz üşüttü, biraz ferahlattı. Nice üstat en güzel şiirlerini adadılar bu aya. Adı bile şiir olan eylül, sonbaharın ilk gözdesiydi. Okulların açılma zamanı. Cinnet yaz mevsiminden sonra sorumlulukların anımsandığı, insanın hayatla yüzleştiği günler.
Eylül. Yanı başımızda savaş tamtamlarıyla geldi. Piyon haline getirilmiş insanların yaşamları arasında sonbahar yazısı nasıl olur? Nasıl pastel tonlu bir şiir düşer güne kolayca? Çocuk cesetleri, bombalar, kimyasal silahlar arasında nasıl tutunulabilir cümlelere yeniden? Kişisel hırslar, makam, koltuk kavgaları arasında, bin türlü haksızlık, yıpranmışlık ve berbat kelimeler yan yana gelince nasıl gelir eylül? Konfetiler ağaçlardan üzerimize nasıl yağar? Okul yolunda sevgililer konuşmadan kol kola nasıl yürür? Her yıl bir anımsatmadır benim için Sonbahar. Biraz da yaşama tutunabilmemin inatlaşmasıdır.
Eylüldür…
Yaprakları değil ama yaşanamayan anları ateşe vermenin zamanıdır.
Okullar açılırken okuyup da öğrenilemeyen bütün derslerin hazırlığıdır
Eylüldür, bekleyenlerin, haziranda gidenlerin, gidip de dönmeyenlerin ayıdır
Eksik soruların, yarım doğanların, prematüre umutların, yarınıdır…
Biraz ılıktır, en çok ISSIZLIKTIR…
Usanmanın tadını anımsamaktır.
Renkli boyalı pahalı evlerin, renksiz aynasıdır
Eylüldür…
Yaralayandır
Yargılayandır
Toparlayandır
Dağıtandır
İnsan olabilmenin mırıltısıdır
Adı güzel bir mevsimin iç geçirten yalnızlığıdır.
Sınırlara tünemiş kimliksizliğin fotoğrafıdır.
Gidişin
Unutuşun
Korkunun
Yorgunluğun
Kim olduğunu hatırlamanın, titremenin, yenilmenin, devrilmenin mevsimidir.
Eylüldür
Hazanın ve hüzzamın mevsimidir
Sev(eme)mekten yorgun çıkmışların uçkurunun daraldığı zamandır
“Savaşma, seviş”e naylondan aşkları tıkıştıranlara tokattır…
Yenilmektir
Sevinmektir
Dirilmektir
Kiminle yolculuğa çıktığını öğrenmektir
Eylüldür…
Şiirsiz bir çocuğun sayıklamasıdır
Anımsamasıdır
Yanılsamasıdır
Terke giden bütün yolların tıkanmasıdır
Aşksız bedenlerin
Ölü yaşayanların yorganıdır
EYLÜL…
O koca yalnızlık
Öznesiz şarkıların hüküm sürdüğü
Şiirlerin terk ettiği sokaklarıyla
Çeksin ellerini mevsimlerimden
Görünmesin gözüme bir daha…
İnsan olmama nice eylül var daha
Büyük lokma yedim, sonbahar diledim
O da yetmedi
Döndüm aşk dedim
Az gittim, uz gittim
Aç kollarını eylül, ben geldim
***
LARNAKA’DA ŞİMDİ SONBAHAR MIDIR?
Başımı yastığa her koyuşumda
Mersin kokan zamanlar uzaklaşır
Kend/t/imden ge/ö/çerim…

Mağusa’ya, Baf’a, Milano’ya, Pire’ye, Ankara’ya… Sonbahar geldi. Kim bilir kaç ülkenin, kaç şehrin, kaç kentin, köyünde, sokağında hüküm sürmektedir şimdi. Evlere, aşklara, dağlara, kırlara ve şarkılara yağmaktadır. Şimdi herkes kendi sonbaharını kendince yaşamaktadır. Kim bilir kaç yüze, kaç anıya, kaç gülüşe yağmaktadır beti benzi atmış bir suratla. Ben, en çok Larnaka’nın boğazıma yapışan terk edilmiş havasından solurum sonbaharı. Bu benim için değişmez bir yazgıdır. Ortadan bölünmüş bir yaşam boşluğundan kaçmak isteyen bir kadın 70’li yılların kayıp parçalarıyla 38 yıldır aynı Hazan’ı getirir beyaz zambaklı eve… Kadın, hep aynı hazan makamında gezinirken, yitik kentinin sokaklarında dolaşır ve der ki: “kavrulduk yazda, kanadık ve yaralandık.” Der ki: “Sonbahar geç bizden Allah aşkına. Geç ve git başka baharlara…”
(*) Dün gece sisli sahilleri adımladım
Anılarım şıpırdadı ayaklarımda
İlk kez Larnaka’dan uzakta
Duydum yalnızlığımı,
Dün gece sisli sahillerde kend/t/imi aradım…
Her yıl veda busesini dudaklarında saklayan kadın son ifadesini yazar, son duasını eder acılarının. Ve her yıl hep aynı martı konar avuçlarına. Hep aynı adresten getirir selamını. Her “son” deyişinde sonlanmayan bir acının artıklarını toplamasını izlerim. O kadın, terk edilmişliğinin izlerini paslı bir çivi gibi bırakır sonbahara. Yaprakların cızırtılı kopuşunda içi eriyen bir ağaç gibidir. Deniz kenarında gelmeyecek yolcuları bekleyen boş bir banka dönüşür yüzü. Onu yabancı bir filmin alt yazısını takip eder gibi izlerim. Tercümesi olmayan bir şiire döner konuşmalarımız, dilimiz farklılaşır, yüklemlerimiz, öznelerimiz başkalaşır. Köylerimiz, kentlerimiz benzemez birbirine. Dalgaların şıpırtısıyla sevişen kentin su kemerlerinde gezinen kadının uzağına düşerim her sonbahar geldiğinde.
Tek bir anım yoktur benim doğduğum kentin tahta iskelesinde, yoktur deniz panayırında bir volta atmışlığım. Mercan çiçeklerini hiç takmamışımdır “markalı” kıyafetlerimin yakasına, hiçbir Bayram sabahında. Hala Sultan Tekkesi’nin bahçesinde göz göze gelmemişimdir kimseyle, sevdaya dair tek bir izim yoktur Tuz Gölü’nün çevresinde. Tek bir bakışım saklı kalmamıştır herhangi bir taşın altında. Hurma ağaçlarından koparmamışımdır tek bir hurma. Larnaka’nın deniz kokusuyla büyüyen kadınla her sonbaharda farklı kültürlerden gelen iki temsilci gibi yabancılaşırız birbirimize. Yoktur tercümanımız, yoktur lügatımız, yoktur sözlüğümüz. Ortak paydamız olur suskunluğumuz. Ama hep aynı soruyu sorup dururuz:
“Şimdi Larnaka’da sonbahar mıdır?”
(*) Şiir alıntısı: Cemal H. Ziya (1971)
































