Bir süredir ben de farkındaydım ama hayatın koşuşturmacası içinde üzerinde durmuyordum.
Hep hayal etmeme rağmen öğrencilik yıllarından sonra mutfağa girmişliğim olmadı.
Zaten fırsat da verilmedi.
Hani zoraki koşullar insanı bazı alanlarda bilgili ya da uzman yapar ya.
Öyle bir zorunluluğum da oluşmadı.
Dolayısı ile içimdeki ukte bir başka bahara kalmak üzere hep ertelendi.
Bu konuda takdir ettiğim 2 kişi vardır.
Birisi sevgili ağabeyim Öntaç Düzgün.
Dünyayı tanıma yolculuğuna Doğu'dan başladı ve Endonezya seferinden yenile döndü.
Gurme ve deküstratör olmak için inanılmaz bir gayret sarf ediyor.
Son günlerde kendini aşarak “İstanbul'a yerleşeceğim ve ünlü bir ahçıdan 6 ay mutfak dersi alacağım” diye tutturdu.
Bize de “ya sabır ya selamet” demek kaldı geride.
İkinci takdir ettiğim sevgili kardeşim Fırat İmamzade’dir.
Önceleri, meyhane masalarının boş lafazanlığı sayardım anlattıklarını.
Fakat her zaman yaptığı gibi beni yanılttı ve önlüğünü takıp, mutfağa girerek harikalar yarattı.
Öyle müşkülpesent de değil.
Kısa süre içinde örgütlenip, koşullar ne olursa olsun hazırlığını yapıp, inanılmaz lezzetler çıkarıyor ortaya.
Bana da her seferinde “bunu nasıl yapıyor” diye hayrete düşme kalıyor.
***
Onlar kadar iddialı olmasam da yeme-içme konusunda biriktirdiğim tecrübelerden mütevellit iyisini-kötüsünü ayırabiliyorum.
Ve bir süredir yoğurtlar kafama takılmıştı.
Restoranlarda yediğimiz yoğurtlar için Allah’a emanetiz de eve aldığımız yoğurtlar elbette bir tuhaftı.
Haftalarca tüketilmemesi ve üzerinde yazılan son kullanım tarihi geçmiş olmasına rağmen bozulmuyorlar, ekşimiyorlar, küflenmiyorlar.
Bu işte bir gariplik vardı ve ortada bir hile olmalıydı.
Varmış.
Gıda Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu bir açıklama yaptı ve ekşimeyen, küflenmeyen yoğurtlarla ilgili şikayetlerin arttığını bildirdi.
Gıda Mühendisleri Odası modern tesislerde yoğurdun raf ömrünün nasıl uzatıldığını bilimsel bir şekilde ortaya koydu ama çok çarpıcı uyarılarda da bulundu.
Uyarılar şöyle;
“Uygulanması yasak olduğu halde yoğurtta natamisin adı verilen bir koruyucu kullanılarak raf ömrünün uzatıldığı, yine yasal olmayan bir şekilde; yoğurda kıvam vermesi için jelatin kullanıldığı, üretimde tam yağlı süt yerine yağsız/az yağlı süt kullanıldığı ve yoğurtlara bitkisel yağ eklendiği konuları gündeme gelmektedir. Bu tür gayriyasal ve gıda güvenliği ile insan sağlığı açısından yanlış uygulamaların yapılarak halk sağlığının riske atılmasına izin verilmemelidir.”
***
Rezalet ki ne rezalet.
Bilim insanlarının faydasını saymakla bitiremediği ve binlerce yıldır geleneksel beslenme kültürümüz içinde yer alan yoğurda bile sağlımızı bozacak şekilde hile karıştırılıyor.
3 kuruşluk kazanç için bunu yapabiliyorlar.
***
Şimdi akla şu soru gelip yerleşiyor.
“Bu memlekette şans eseri yaşıyoruz ve her şeye rağmen yaşamak için direniyor muyuz?”
Evet öyle.
İğrenç bir çevreye mahkum şekilde etrafımızda pisliklerle yaşamak için direniyoruz.
Çeşmeden akan suyun değil içmeye kullanmaya bile uygun olmamasına rağmen direniyoruz.
Çukurlarla dolu yollarda bir trafik canavarın yenik düşme riski yüksek olmasına rağmen direniyoruz.
Betonlaşan şehirlerde, yeşile hasret ve lağım kokularına rağmen direniyoruz.
Prematüre demokrasi ve vesayet rejimine rağmen direniyoruz.
Ve bu direnç şimdilik bizi bu topraklarda tutuyor.
Daha ne kadar tutacağını bilemeden…
































