Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

BENİM HÜZÜNLÜ OROSPULARIM…

Benim Hüzünlü Orospularım… O orospular şimdi öksüzdürler… Marguez (Markiz diye okunur) öldü 🙁

Facebook’ta paylaştım bu hislerimi.
En etkilendiğim romanıydı.
Nobel aldığı “Yüzyıllık Yalnızlık” romanından bile daha çok.
Üstelik Yüzyıllık Yalnızlık için köşe yazmıştım 20 yıl önce.
Buna rağmen hüzünlü orospular çok etkilemişti beni.
Tahsin Kaya yüreğimden vurdu;
“Bu kitabı satın alıp okuduğumu hatırlıyordum ve doğru hatırlamışım. Bu arada biraz daha yaşlı olsaydınız acaba romandaki o gazeteci siz miydiniz diye düşünecektim” diye yazdı.
Keşke o gazeteci kadar uzun yaşama şansım olsa.
Biliyorum, ondan daha erken bir zamanda veda edeceğim bu dünyaya.
Raif Özer’in sözlerini üstüme aldım.
“Kimdir bu Marguez, yoksa yazarlarımız entelektüel görünsünler diye mi arkasından ağıtlar düzüyorlar…”
Raif Bey’e cevap vereyim.
Kendime sakladığım bir sırdır. Unutmadıysa eğer bir tek Halil Paşa ile paylaşmıştım.
“Büyülü gerçeklik” üzerine yazmak istedim hep.
Gazeteciliğin bu kahpe hallerinden usandığım gün, büyülü gerçeklik üzerine öyküler yazmak isterim bu topraklardan.
Tıpkı Markiz gibi…

      ***

Herkesle paylaşmak istedim bu mektubu.
Herkese nasip olsun geriye böylesi bir mektup bırakabilmek…
Gabriel Garcia Marquez’in ölmeden önce bıraktığı Veda Mektubu:
“Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm. İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır. Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım. Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım. Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim. Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim. Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı… Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanır. Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim. Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim. Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde… Artık ölebilir miyim?”