Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe YazarlarıSürmanşet

Selimiya Camii Kıbrıs’tan giden paralarla inşa edilmiş

1591-1595 yılları arasında İstanbul’da yaşayan ve iyi bir gözlemci olan Bohemyalı Baron Wratislaw, “Anılar” adlı kitabında, Edirne’deki Selimiye Camii’ni, kâğıdın nasıl kutsal sayıldığını, Türklerin çiçek düşkünlüğünü ve padişahın kuyrukları kesilmiş atlarını şöyle anlatıyor:

XXXXX

<<Ayın (Kasım’ın -BA) on yedinci günü burada mola vererek Edirne’yi gezdik: Görülmeye değer birçok hanlarla son derecede göz alıcı iki cami var. … Türklerin bize anlattığına göre, (Selimiye Camii’nde-BA) iki binden fazla olan bu kandiller, gece gündüz sürekli yanarmış. Bunun sonucu olarak da günde okkalarla zeytinyağı harcanırmış. Caminin içinde ak mermerden çok güzel, musluklu iki tane su sarnıcı var. Bunlara yakın bir yerde, yirmi beş basamak merdivenle çıkılan bir kürsü bulunuyor ki burada büyük din bilginleri vakit vakit ibadete gelenlere Kuran’ın buyrukları ve yasakları üstüne vaazlarda bulunuyorlarmış.

<<II. Sultan Selim, Venediklilerin elinden Kıbrıs krallığını alıp kendi ülkesine kattığı sıralarda bu camii yüksek bir sanatla yükseltmiş. Camiin masraflarını karşılamak üzere de yıkılan Kıbrıs krallığının servet kaynaklarından büyük bir gelir bırakmış. Bu gelir her yıl Kıbrıs’tan Edirne’ye gönderilmekteymiş. Bu nefis sanat yapıtının dışında dört tane çok yüksek silindir biçiminde minare denilen kule vardır. Minarelerin her birinde de birbirlerinin üstünde olmak üzere, üçer galeri/şerefe) bulunmaktadır. Bu şerefelerden belirli vakitlerde müezzinler halkı Tanrı’ya kulluk ödevlerini yapmaya çağırırlar. … İşte biz bu yüksek kulelerden birine çıkarak bütün kenti kuş bakışı seyrettik. Kentte Padişah’a ait bir de saray var ama bunu gezmek iznini elde edemedik.>> (40-41)

Kâğıt kutsal sayılıyor

<<İstanbul’un halk tabakaları arasında başka inançlar da yaygındır. Bunlara bir örnek vermek için bizim tanık olduğumuz bir olayı gösterebiliriz. Yolda giden bir Türk yerde bir kâğıt parçası görürse – ülkemizde sokak ortasında görülen bir ekmek parçasını ayaklar altında çiğnenmesin diye birçok insanların alıp öptükten sonra bir kenara koydukları gibi – hemen o kâğıt parçasını saygı ile alır ve bir duvar deliğine dikkatle yerleştirir.

<<Bir kâğıt parçasına karşı gösterilen bu saygının nedenini sorduğumuz zaman, arkadaşımız olan yeniçeri, Allah adının kâğıt üzerinde yazılmış olacağını belirtti.

<<Bunların sarsılmaz inançlarına göre, kıyamet günü, Hazreti Muhammed, ümmeti olan Müslümanları bu dünyada işledikleri günahlardan ötürü ceza çekmekte oldukları yerlerden sonsuz mutluluğa kavuşturmak için çağırdığı zaman, kendisine gidilecek tek yol vardır, o da kızgın ateş halinde bir demir ızgaradır. Bu ızgaranın üzerinden çıplak ayakla gidilecektir, işte o vakit büyük bir mucize olacaktır: Dünyada ayak altında kalmaktan kurtarılan her kâğıt parçası hemen buraya gelerek ızgara üzerine yayılacak ve böylece kendilerine vaktiyle hizmet etmiş ve saygı göstermiş insanların yanmadan, acı duymadan kolayca bu geçitten geçmelerini sağlayacaktır.>> (ss. 71-72)

Beton getirisine yenik düşen çiçek sevgisi

<<Edirne’den ayrıldığımızdan beri nerelere uğradıksa daima bol ve lâtif çiçekler görüyorduk ve hayretler içinde kalıyorduk. Çünkü içinde bulunduğumuz ay Kasım ayıydı. Bu bölgede tatlı kokulu çiçekler pek boldur; fulya ve sümbüller o kadar çoktur ki bunların kokusuna alışık olmayan bir adamın başını ağrıtabilirler. Türk lâlelerinin kokusu olmamakla beraber, birçok kimseler bunlara güzellikleri, renkleri ve çeşitlerinden dolayı büyük değer verirler.

<<Türkler, çiçeklerle çevrili yerlerde yaşamaya pek meraklıdırlar. Para harcama bakımından, savurgan olmamakla birlikte bazı nadir çiçeklere para vermekten hiç çekinmezler.>> (41-42)

<<Türkler bir gülün yerde sürünmesine dayanamazlar. Çünkü eskiden puta tapan insanlar gülün nasıl ki güzellik ve aşk tanrıçası Venüs’ün aracılığı ile yaratılmış olduğuna inanıyor idiyseler, Müslümanlar da gülün peygamberleri Muhammed’in terinden yaratılmış olduğu inancındadırlar.>> (s. 72)

Kuyrukları kesilmiş atlar

<<Bir gün bir yeniçeri erinin eşliğinde saray ahırlarını gezme izni aldık: Bu ahırlarda Padişah’ın binek atlarını büyük bir zevkle gözden geçirdik. Bu ahırlar çok çeşitlidir: Bazılarında Padişah’ın yalnız kendisinin bineceği atlar, ya da kısraklar, bir bölümünde link ve eşkin (farklı süratte tırıs yürüyüş şekilleri -BA) atlar, arabalara koşulan katırlar, hecin develeri (tek hörgüçlü develer –BA), genç taylar ve başka hayvanlar bulunmaktadır.

<<Burada gördüğümüz hayvanlar her yıl Berberistan’dan ya da Arabistan’dan Padişah için getirilir. Bunlar yele ve kuyruktan yoksun oldukları için tıpkı erkek geyiğe benzerler. Zamanı gelince beslenmek üzere dışarıda, büyüme ve gelişmeleri için bir çeşit merhemle yağlanırlar. Bu sayede, kuyrukları gayet hoş bir biçimde büyür.

<<Türkler atları dört yaşını doldurmadan önce kullanmıyorlar. Bundan ötürü hayvanları daha dayanıklı oluyor. Bizim Bohemya’da olduğu gibi onlar hayvanlarını gençliklerinde yorup ezmiyorlar.

<<…Evrenin bu sonsuz güzelliklerini gördükten, demet demet tatlı kokulu çiçekleri derledikten sonra bu çok güzel köşelerin ve bütün bu şirin bölgelerin bugün Türklerin elinde bulunmasından ötürü yüreğimizde derin acılar duymaktan kendimizi alamadık.>> (ss. 68-69)