Yedinci kattaki ofisin penceresine yapışmış aşağıya bakıyordum. Ulus’un kalbini yedi kat yukarıdan seyretmek çok keyifliydi. Bir tarafta özellikle Cuma günleri iğne atılsa yere düşmeyecek bir kalabalığın doluştuğu tarihi Hacı Bayram Camii, diğer tarafta her kesimden insanların akın ettiği Ulus Sebze ve Balık Hali. Gözlerim sokaktaki kalabalığın arasından ‘O’nu aradı ama yoktu bugün!
‘Nerede bu adam?’ dedim. Ofis arkadaşım meraklı bir edayla ‘Hayrola kime baktın?’ dedi. ‘Fidel diyorum, kaç gündür yok, görünmüyor.’ diye söylendim. Arkadaşım umursamaz alaycı bir tavırla ‘Esnaf onu hamama götürüp temizlemiştir, istirahattedir belki’ dedi sırıtarak. Omuz silkip yerime oturdum.
Tüm eskimişliğine rağmen, yeniye direnmiş, ucube binaların saldırısından kendini bir şekilde korumuştur bu semt; yorgun ama canlıdır asırlık binalar, sokaklar ve dükkanlar. Her gün, alışverişe gelen insan kalabalığı değişken günlük misafirlerdir; gelir, geçer ve giderler. Bir de, bizler gibi işyerleri Ulus’ta olduğu için gelenler var ama bu semtin gerçek sahipleri, mimari doku gibi insani değerleri bozulmamış Ulus esnafıdır. Bir de Fidel!
Ankara’da yolunuz Ulus Anafartalar Caddesine düşerse Fidel’i hemen görüp fark edersiniz. Kendisi orasıyla bütünleşmiş, çevreden kabul görmüş, Anafartalar Caddesi’ni evi bilmiş bir delidir. Sıradan değil, karizmatik bir delidir. ‘Delinin de karizmatiği mi olur?’ derseniz eğer, ‘Evet efendim olur.’ derim. Ayağında postalları, sırtında yeşil, kirli parkası, saçı sakalı birbirine karışmış, teni pislikten ve kirden kararmış, mağrur bakışlarıyla Ulus’un göbeğinde dimdik durur Fidel. İşte o hiç üstünden çıkarmadığı yeşil parkası ve saçı sakalıyla Fidel Castro’ya benzetilmiş olsa gerek Fidel kalmış adı. Gerçek adını bilen yoktur. Bu yazıyı yazmak için araştırınca, gerçek adını ve netlik kazanmamış hazin öyküsünü öğrendim. Asıl adı Zeynel’miş. Deli dolu eğlenceli bir çocukmuş Zeynel ancak o da, aile içi şiddetin kurbanı olmuş. Babası annesine sürekli şiddet uygularmış ve bir gün Ulus’ta babasını sokağın ortasında bıçaklayarak öldürmüş. Muhtemelen Türkiye’nin siyasi buhranlarının olduğu 1980’li yıllarda hapse girmiş. Hapisteyken nasıl bir işkence görmüşse ve ne yaşamışsa bilinmez, Zeynel oradan akıl sağlığını yitirmiş bir ‘Özgür Deli’ olarak dönmüş. Fidel, üniformalıları ve askerleri oldum olası hiç sevmez, onları görünce sinirlenir ve anlaşılmaz bir çabuklukta küfürler sıralar arkalarından. Bu da hapiste yaşadıklarının ispatıdır belki. Gargara yapıyormuş gibi konuşur kendi kendine ve ne dediği anlaşılmaz. Yıllardır Ankara’nın soğuğunda, sokaklarda yaşadığı için ses tellerinin zarar görmüş olduğu düşünülür. Çok kitap okuduğunu da söyler çevredekiler. Kimseyle iletişim kurmaz, kendi kendine konuşur, zaten söyledikleri de anlaşılmaz. Kimseye yılışmaz ve asla dilenmez. Kendine has mağrur edasıyla yalnız bir savaşçıdır. Özünün güzelliğini yitirmemiş, yüreği bozulmamış semt esnafı, sahip çıkar Fidel’e. Onu korur kollar, karnını doyururlar ve hatta çok sık olmasa da, aralarında para toplayıp hamama götürüp yıkarlar, temizlerler. Bu yüzden Fidel’i bazen ışıldamış ve traşlı görürüz.
Eğer Ulus, o modern denilen yapıların, çok katlı, ruhsuz alışveriş merkezlerinin istilasına uğramış olsaydı, böyle kendine has bir sosyo-kültürel yapısı da olmazdı. Esnaf böyle güzel yürekli olmazdı ve Fidel de olamazdı çünkü onu barındırmazlar, bir şekilde evi bildiği bu sokaklardan gönderirlerdi. Mimaride eşsiz projeler yapmak işin somut kısmıdır ama sosyo-kültürel yapıyı korumak en zor olan soyut ayrıntıdır. Bence iki unsuru harmanlamadan projeleri hayata geçirmek mevcut sosyal yaşamı katletmektir. Fidel’i de öldürmektir!
‘Bir deli bir akıllıya çok şey öğretir ama bir akıllı bir deliye hiçbir şey öğretemez.’ demiş A. N. Whitehead. O yüzden delilerin öyküsü kent kültürünün bir parçasıdır. Deliler toplumsal kabullerin dışında kalmış, yalnız ve ötekileştirilmiş, davranış ve konuşmalarıyla bizlerin gözünde mizahi boyut kazanmış insan figürleridir. Onlardan kaçmayız fakat bir müddet sonra onları görmeyiz de; fark etmeyiz ve unuturuz varlıklarını. Ne yazık ki çoğunun acıklı hayat hikayeleri vardır. Kaldıramadıkları bir veya daha fazla acının tokadını yemişler ve bir daha artık eskisi gibi olamamışlardır. Bir bakıma ruhları yalınlaşmış, bizim dünyamızda asla olmayan o ilahi masumiyetle donatılmışlardır.
Fidel yaşamdan hiçbir şey beklemiyor, sadece yaşıyor; ödenecek faturaları, bakmak zorunda olduğu bir ailesi, iş hayatının stresi de yok. Patrona yaranmak, insanlara katlanmak derdi de yok ve ülkenin siyasi durumu da zerre umurunda değil. Hatta dilediği gibi küfür ediyor, ağzına geleni söylüyor özgürce. O yalın masumiyet onun elindeki yegane servetidir, bizlerin hiç sahip olmadığı ve asla olamayacağı…
‘Bak bak seninki çıkmış ortaya!’ diye seslendi arkadaşım pencereden aşağıyı işaret ederek. ‘Özgür ruhlu Fidel.’ dedim gülerek.
Fidel’in durumunda niceleri vardır düşünmek lazım. Onlar mizah karakterlerimiz değil; sistemin ve bizlerin birlikte yarattığı ‘gerçek’ bireylerdir. Bu duruma gelmelerinde hepimiz bilmeden istemeden katkı koymuşuzdur. Fidel bizden bir şey istemese bile, biz toplum olarak hiç düşündük mü ‘Fidel için ne yapabiliriz?’ diye.
































