Yıllar önce satın aldığım bir kitap. Ötekilerin arasına karışmış. Geçenlerde Korona virüsü nedeniyle oluşan kuyruklarda okuyabileceğim küçük ebatlı bir kitap ararken elime geçti. Okumaya başlayınca da elimden bırakamadım.
1591 yılında Avusturya-Macar İmparatoru II. Rudolf, İstanbul’a olağanüstü bir elçilik heyeti gönderir. Heyetin en genç üyesi Wenceslaw Wratislaw, Bohemyalı bir barondur. Wratislaw İstanbul’da dört yıl kalır. İlk iki seneyi gezip tozarak İstanbul’un tadını çıkarır, ikinci yarısını da Rumeli Hisarı’ndaki güneş görmeyen, “ölüm çukuru” olarak isimlendirilen Kara Kule hapishanesinde geçirir.
Wratislaw çok iyi bir gözlemcidir. “Anılar” adlı kitabında Osmanlı ülkesi hakkında tarih kitaplarında rastlayamayacağınız bilgiler verir. Yolculuğa Osmanlı yönetiminde bulunan Estergon’da başlar, ve yolculuğu Avusturya yönetimindeki Estergon’da son bulur. Kıbrıslı bir aydını ilgilendirebileceğini sandığım bazı bilgileri özetlemeye çalışacağım. (Wratislaw’ın “hastane” dediği yerler, aslında yoksullara ve yolculara yardım etmek amacıyla kurulan imarethanelerdir.)
XXXXX
<<Han, uzun olmaktan çok geniş bir yapıdır, ortasında geniş ve düz bir açıklık vardır. Yolcular beraberlerinde getirdikleri bütün eşyayı, deve ya da katırlarını burada bırakırlar. …Burada bulunan ocaklar yolcuların yemeklerini pişirmelerine ayrılmıştır. Kendilerini develerinden, katır ve atlarından ayıran mesafe, işte bu dört ayak genişliğindeki yüksekçe duvardır. …Hayvanlar için ayrıca yapılmış yemlik olmadığından, boyunlarına asılan torbalardan yemlerini yerler. (s. 30)
<<Yolcular bu set üzerinde yataklarını şöylece yaparlar: Önce bir halı sererler, her yolcu böyle bir halıyı bu amaçla eyerlerinin yanında taşırlar. Yere serilen bu halı üzerine, Talaman dedikleri harmanilerini örterler, üstlerine de gerek at üzerinde, gerek yürürken giydikleri uzun ve yollu mantolarını alırlar. Böylelikle rahat uyurlar ve başka lükse ihtiyaç duymazlar. Burada gizli bir iş görülemez çünkü dört yanı açıktır. Gizli yapılması gereken herhangi bir iş, elbet herkesin gözü önünde yapılamayacağına göre, ancak gece karanlıkta yapılabilir. (ss. 30-31)
<<Osmanlı ülkesinde bu gibi hanlar pek çoktur, fakat böyle hanlarda Türkler, biz yemek terken gözlerini bize çevirmekte, bizim adetlerimize hayretle bakmakta olduklarından Elçimiz çaresiz kalmadıkça bu hanlarda konaklamazdı. Hanlarda gecelemenin en önemli sakıncası gerek insanlardan gerekse hayvanlardan çıkan fena kokulardır. Bundan ötürü, herhangi bir köy ya da kentte konakladığımız zamanlar, Elçi efendimizin geceyi geçirmesi için bir Hıristiyan evinde oda bulmaya çalışırdık. Oysa bunların da çoğu öyle dar ve sıkıntılıydı ki bir yatağı güçlükle sığdırabilirdik. …Bazan da Türk hastanelerinde konaklardık. Bu hastanelerin damları kurşunlu olup sağlam ve bizim gibi seyyahlar için rahat ve ideal yapılardır. Çünkü bunlarda her vakit boş oda bulunur ve bunlar ister Hıristiyan ister Yahudi, zengin ya da fakir olsun hiç kimseye kapalı değildir, gelip geçenlerin istirahati için kapıları daima artlarına kadar açıktır. Beylerbeyi olan Paşalar, Sancak ve başka Türk beyleri de bölgelerini denetlemeye çıktıklarında bu gibi yerlerden faydalanırlar ve bu tip sosyal yardım kurumlarının meydana gelmesine ve bakımlarının sağlanmasına önayak olurlar. Bizler de bu kara yolculuğumuz sırasında – bulunan yerlerde – bu hayır kurumlarından çok faydalar sağladık. Buralarda kaldığımız geceler rahat uykular uyuduk.>> (s. 31)
<<Bu toplumsal yardım kurumlarından başka iyi bir adetle de karşılaştık: Türkler, kim olursa olsun, hangi milletten, hangi dinden olursa olsun, buralara uğrayanlara yemek çıkarıyorlar. Akşam yemeği zamanı gelince, hastane hademelerinden biri, kenarları iki parmak yüksekliğinde, orta büyüklükte, yuvarlak bir masanın üstü kadar bir sini getirir, bu sininin tam ortasında kaynamış buğday ya da pirinçten yapılmış çorba ve büyük bir parça koyun eti bulunan kocaman bir kâse vardır. Kâsenin yanına dilim dilim ekmek dizilmiştir.
Bazan bu sıcak yemeğin üstüne bir tabak bal getirir ve lütfen tatmamızı rica ederlerdi. Elçimiz bu yemekleri yemezdi. Fakat onun görevlileri olan bizler sağlam mideli kişiler olduğumuz için sunulan bu yemekleri teşekkürle karşılar, büyük bir iştihayla yerdik. Onlar da bizde gördükleri bu iştiha üzerine üçüncü ve hatta dördüncü kâseleri sunmaktan geri kalmazlardı. Biz bu türlü yemekleri pek sever ve yolda bize hizmet edenlere bir akçe ya da o değerde bir Macar parası verirdik. Yoldaşlarımız olan Türkler de aynı yemeklere kaşık çalıyorlardı. Bir yabancı, bu gibi hayır kurumlarında ancak üç gece konuklayabilirdi, ondan sonra bu hayır evinden çıkıp gitmesi gerekirdi.
Bu hayır kurumlarının Osmanlı ülkesinde geniş gelir kaynakları, büyük vakıfları vardır. Çünkü bu yardım evlerini kuran belli başlı paşalarla dindar Türk büyükleri, şurada burada yaptırıp bıraktıkları bu gibi hayratın gerek kendileri yaşadıkları sürece, gerek bu dünyadan göçüp gittikten sonra topluma faydalı olmaları için bol gelir getiren yapılar, satın alınmış köyler ya da küçümsenmeyecek değerde paralar bağışlarlar.>> (ss. 31-32)
XXXXX
Daha sonra anlıyoruz ki hanların hepsi insan teri ve hayvan dışkısı kokmuyor:
<<Kasım ayının 13’üncü günü akşamı, içinde iyi bir hanı bulunan Uzunsavaş köyüne geldik, geceyi hanın temiz odalarında geçirdik. (s. 39)
Her ne kadar, İstanbul’dan sonra, bu bölgenin en büyük kentlerinden biri olan Edirne’de daha birçok iyi hanlar varsa da biz bunlardan şöyle orta nitelikte olanlardan birinde konakladık.>> (s. 40)
































