Kavurucu yaz sıcaklarında mevsimi sonbaharmış gibi yaşamak ne güzel…
…
Böyle bir sabahtı güneş var ama yaz güneşi değil.
Herkeste bir sabah telaşı, hâlbuki kimin yapacağı ne kadar çok iş olabilirdi o zamanlar?
Buna rağmen kahveci sandalyelerini bir telaş içerisinde taşır, Girne Kapısı’nın orta yerindeki oturma bölgesini düzenlerdi hasır sandalye ve taburelerden ibaret.
Sabah sabah kahveye gelenler kahvelerini höpürdeterek yudumlarlardı ellerinde gazeteler.
Hummalı bir çalışma en çok gazete dağıtıcılarında görülürdü; dağıtım işi, güneş Venedik surlarındaki efkaliptolara varmadan bitmeliydi.
Arabaların egzozlarından öksürük sesleri çıkarken Girne Caddesi tanıdık bir kalabalığa boğulurdu ki vakit okullarda ilk ders zilinin çaldığı vakitti.
Memurların işlerine zamanında yetişme telaşı kentin ta Ledra Street’e uzanan ana caddesini helak ederdi adeta.
Bu disiplinsiz koşuşturmayı yatıştıran sabahın güneş ışınlarına karışmış serinliği olurdu.
Bu sahne çok sürmez, her şey bir anda olup biter, kent kendi olağan haline dönerdi…
…
Coco sabah kahvelerimizi getirdiğinde memurlar da işlerine başlamış olurlardı; ben o saatlerde Cem Karaca’dan bir şarkı dinlemekte mahsur görmezdim.
Saray Otel’in hemen altına konuşlanan Arabuşak çörek, çakıstes ve delikli hellimlerinin satışını bitirir, el arabasını keyifle Yediler’e doğru sürüklerdi…
…
İşte böyle bir sabahtı, bir yaz sabahında bir sonbahar sabahı düşünerek uyandığım çok olmuştur.
Güneşin insanlara yoldaşlık ettiği böyle sabahlarda, hele de aylardan Kasım’sa, Şeher denilen bu kadim kent bir yanağında gamzesi olan esmer bir dilbere benzerdi; saçlarına serinlik sinmiş vaziyette onu kolunuza takıp çarşısını pazarını, sokaklarını dükkanlarını büyük bir keyifle dolaşabilirdiniz…
































