Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Poli

SÖZLERİ KAYIP BİR ŞARKI (Lefkoşa)

SÖZLERİ KAYIP BİR ŞARKI

(Lefkoşa)

 

Yürürken:

Lefkoşa’da yürürken tarihle aranızda bir bağ vardır.

Sanki teker teker o basamakları çıkarsınız yüzyıllar koşturur peşinizden.

Ya bir taş duvar, ya ahşap bir kapı, ya köşklü bir ev size birşeyler anlatır.

Duvarlarda açılmış yuf deliklerinden tarihe uzanmak mümkündür, denizde açılan bir göz gibi içeriye çeker alır götürür insanı.

Bu şeherin her zerresi anılarla döşenmiştir.

Sokak adları uyduruk değildir.

Hemen hemen her sokağın adı geçmiş tarihle bağlantılıdır.

Abdi Çavuş, Reşadiye, Borozancıbaşı, Karababa, Kurtbaba gibi.

Mahalleler de öyle:

Mahmutpaşa, Arapahmet, Akkavuk mahalleleri gibi.

Her sokak isminin bir hikayesi vardır…

Orhan Veli bir şiirinde İstanbul şehrine dair şu mısraları döşer:

Bu şehirde yağmur altında dolaşılır
Limandaki mavnalara bakıp
Şarkılar mırıldanılır geceleri.
Bu şehrin sokakları çoktur,
Binlerce insan gelir gider sokaklarında..
Her akşam çayımı getiren
Ve bir Beyaz Rus olmasına rağmen
Hoşuma giden garson kadın bu şehirdedir.

Şeher dediğimiz Lefkoşa’nın sokakları da çoktur kendi büyüklüğüne göre.

O sokaklarda ilkokul çocukları okul yollarını lale tarlalarına döndürürdü.

Bisikletliler, seyyar satıcılar, köylerden kasabalardan şehere inen dizlikli satıcılar kalabalıklara kalabalık eklerlerdi Lefkoşa sokaklarında, o şeher kaybedilmezden önce.

Sokakları çoktur Lefkoşa’nın.

Ve köşe bakkalları ile kahvehaneleri ile, han, hamam ve pazar yerleri ile, cami ve kiliseleri ile, çevresini kavramış surları ve o surlara kondurulmuş tabyaları ile kendine özgü bir şehirdir Lefkoşa.

Orhan Veli Kıbrıslı olsaydı, bu sokakları yazacaktı muhtemel, kim bilir hoşuna giden o Beyaz Rus kadın Rus değil de Ermeni olacak, Arabahmet’te Victoria Otel’inde bir garson kadın olacaktı…

Lefkoşa’da bir kahvehane önü. 1952.

Vaktiyle İngilizler adayı aldıklarında onlar da bir takım sokak ve caddelerin isimlerini değiştirmişlerdi.

Adayı her eline geçiren sokak isimlerinden işine başlamış olmalı!

Sokak adının değiştiği ilk yer şimdiki Şht. Salahi Şevket sokaktır ki Victoria Sokak olmuştu.

Ondan önceki ismi Baf Sokağı idi.

İngilizler Mağusa kapısından Lefkoşa’ya girdikleri için ilk işleri o kapının adını da değiştirmek olmuş ve adını “Channel Squardon Gate” olarak koymuşlardı.

 

Lakin, bu isim ilk haritalarda yer almasına rağmen ahali bunu kullanmamış, Mağusa Kapısı adını kullanmayı tercih etmiştir.

Tıpkı resmi isimlere ragmen halkın kullanmaktan vazgeçmediği Sarayönü Meydanı, ya da Ayasofya Camii isimleri gibi.

Her gelen kendine göre değişiklikler yapsa da Lefkoşa sokakları ile, kerpiç duvarları ile, birçok kültürün tek bir yapıda birleştiği barışçıl kültürü ile kendi olmaya devam etmiştir…

Böyle zamanlarda:

Bir an bir başka anın hatırlanmasına neden olabilir.

Böyle havalardı mevsim bahar aylardan Nisan.

Ortalık tenha rüzgar hafif şiddetli esmekte muhtemel bulutlar sürüklenip gelecek, Nisan yağmurlarının eli kulağında ha yağdı ha yağacak.

Girne Kapısı’nda tek tük arabalar, efkalipto ağacının altında Bedevi Pastanesi birkaç sandalyesini dışarıya taşımış,  sandviççiler hisarın altında arabaları ile sabah yoğunluğunu atlatmış, Talat bir köşede oturmakta ayak ayak üstünde eli alnında gölgelik, birkaç güvercin surlara dalmakta.

Böyle mevsimlerdi aylardan Nisan Lefkoşa Türk Lisesi ile Kız Lisesi’nin gancellileri kapalı, herkes sınıfında son zili beklemekte.

Bir an bir başka anı hatırlatabiliyor ve ben de her Nisan ayında ve işte böyle zamanlarda o iki okulun çıkış saatlerini hatırlarım ki bulutlar sürüklenip gelmiş, tam da son zilin çaldığı bir öğle vaktinde okullarında öbek öbek çıkan erkek ve kız öğrenciler iki okulu birleştiren meydanda buluşmakta.

Birdenbire yağmur boşalmış sicim misali.

Kızların etekleri ve ayak bileklerinde kıvrılan beyaz çorapları ıslak, erkeklerin paçaları sırılsıklam fakat kimin umurunda!

Kaçamak gözler birbirini aramakta, ıslak kirpiklerle…

Böyle zamanları ve böyle bir Lefkoşa’yı yazmak bazan sevinçten öteye hüzündür.

Yazı yazmaktan çıkar hüzünlü bir türküye dönüşür…

Ne güzeldi o yağmurlarda kızlı erkekli birlikte ıslanmak…

İşte böyle zamanlardı,

Aylardan Nisan,

Ki şarkılara nakşedilmiştir güzel sözlerle,

Otobüs şoförleri motorları ile birlikte homurdanırdı, son öğrenciyi almak için aceleci o yağan yağmurda.

Otobüslerin camları ıslak ve buğulu,

Kestane saçlı kızlar, zeytin gözleri buğulanmış camlarda büyüyerek etrafa mahzun ve mahcup bakarlardı.

Arabayla arananlar tek tüktü genellikle herkes yaya dağılırdı kendi mahallelerine.

Kim bilir ta evlerine varsınlar birdenbire bulutlar aralanacak, güneş parçalı bulutların arsından ıslak bakan gözlerini kamaştıracaktı.

Yağmurla birlikte okuldan çıkanlar güneşle birlikte evine girecekti.

O tenha Lefkoşa, kızlı erkekli öğrencilerle kalabalıklaşırdı bir anda doğrusu bir mitinge ya da bir Bayram yerine gider gibi bir şeydi…

İşte. böyle Nisan aylarında,

Hani yağmur ha yağdı ha yağacak,

Ve güneş bir açıp bir kapayacak,

Lefkoşa’nın o manzarası gelir aklıma dalar giderim kulaklarımda aynı efkalipto ağaçlarının uğultusu, bir de sözleri kayıp bir şarkı.