Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) üçer yıllık dönemler hâlinde yaptığı “Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı” PISA Direktörü Andreas Schleicher geçtiğimiz hafta eğitim adına damga vuran açıklamalar yaptı. Bir konferans için Türkiye’de bulunan Schleicher “öğrettikleriniz artık gereksiz” dedi. Bu açıklama Türkiye’de eğitimi yönetenlere şamar gibi geldi. Tabii ki buradan biz de nasibimizi almamız gerekiyor. Özellikle ortaöğretim kademesinde Kıbrıs ile ilgili kitaplar dışında bütün kitapların Türkiye’den geldiğini düşünürsek demek ki bizim de öğrettiklerimiz gereksiz. Bunu da şu örnekle açıklıyor: “Türkiye’de matematikte çok fazla cebir, geometri, hesap öğretiyorsunuz. Ama matematik artık çok farklı şeyler için kullanılıyor; mesela olasılık, risk, kesinlik hesapları için. Geleceği şekillendirecek matematik, öğretilen matematikten çok farklı.”
Schleicher, Türkiye’nin dünyaya ayak uyduramayan bir eğitim sisteminin sahip olduğunu, eğitimde değişimin önemine vurgu yaparken tutarlı olunması gerektiğini söylüyor ve şöyle diyor: “Değişen dünyada yeni yetenek çeşitlerine ihtiyacınız var. Türk eğitim sistemi buna uyum sağlayamadı. Sisteminiz nasılsa öyle devam ediyor ama dünya dönüyor”
Schleicher, eğitimde başarılı olmuş ülkelerin öğretmene çok önem verdiğini söylerken şöyle diyor: “Eğitimin genel başarısı asla öğretmenlerin başarısından fazla olamaz. Yani öğretmenler ne kadar iyiyse, sistem de o kadar iyi olur. Önemli olan en yetenekli kişileri öğretmen olmaya çekmek”.
Her ne kadar da eğitimde başarılı olmuş ülkelerde öğrenci merkezli bir eğitim yürütülse de öğretmen bir pusula işlevi görüyor. Öğretmen bilgiyi aktarmak yerine, çocukların bilgiye ulaşmasına ve elde edilen bilgiyi süzebilmesine yardımcı olmalıdır.
Schleicher “ezberde iyi yaratıcılıkta kötüsünüz” diyor ve ekliyor “Türk öğrencilerin verilen hangi görevlerde daha iyi hangilerinde kötü olduğuna baktığınızda bir şey dikkat çekiyor. Öğrendikleri bilgiyi yeniden üretme görevi, yani bir şeyi ezberlemek ve onu kâğıda dökmek görevi verildiğinde çok iyi notlar alıyorlar. Fakat ellerindeki bilgiyi yaratıcı bir şekilde uygulamaları istendiğinde zorlanıyorlar”. Bizde de durum tam da budur işte…
“Öğretmene yatırım yapın. Hükümet öğretmenliği hem finansal hem entelektüel açıdan çekici kılmalı” diyor Schleicher. Peki Türkiye’de ve KKTC’de öğretmenlik çekici bir meslek mi? Bu özelliğini çoktan yitirdiğini söylemek mümkün… Kamusal eğitimin unutulduğu veya üvey evlat konumundaki ülkelerde öğretmenin çabası da kendisine sunulan imkanlar kadar değer bulur.
Schleicher iki önemli konuya daha vurgu yapıyor; “Seçme ve eşitlik”. ‘Seçmek’ eğitimde hiçbir zaman iyi bir yöntem değil. Odak noktası her zaman gelişme olmalı. Öğrenciler nasıl daha iyi öğrenir, öğretmenler nasıl daha iyi öğretir, okullar nasıl daha iyi olur?
Tam da bu noktada aklıma kolej sınavı geliyor. Biz sürekli seçiyoruz. Her yıl seçiyoruz. Ayrıcalıklı okullar yaratıyoruz. “Her okul nitelikli olmalı” diyor Schleicher ve söyle devam ediyor; “Eğer her okul nitelikli olmazsa ve kaliteli okulu bulma görevini anne-babaya yüklerseniz ortaya bir eşitsizlik çıkar. Zengin aileler daha fazla para ve bilgiye sahip olduğu için iyi çocuklarını daha iyi okullara gönderecektir”
Schleicher bu konuda örnekler veriyor. Eşitsizliğin en çok yaşandığı ülke ABD olduğunu söylüyor. Örneğin Çin-Şangay’da ve Japonya’da çocuğun hangi okula gittiğinin bir önemi yokmuş. Finlandiya, Vietnam ve Güney Kore’de okullar arasındaki eğitim kalitesi farkı en fazla %5 oranında değişiyor.
Schleicher’in söylediklerinden anladığım daha eşitlikçi bir eğitim sistemi yaratmak ve dünya ile yarışacak bireyler yetiştirmek gerekiyor. Dünyadan kopuk, kendi içine kapanık bir eğitim sistemi ile bu kadar…
Bence da…
































