Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Bir zamanlar ve şimdi

“Dünyanın üzerinde, hiçbir yerde Kıbrıs’ta bulunandan daha çok sonunu düşünmeyen ve işe yaramaz insan bulunmamaktadır.”

Bu sözler, adaya 1745 ve 1750 yıllarında adaya iki kez ziyarette bulunan Alexander Drummond tarafından söylendi.

O geldiğinde adaya Osmanlılar hakimdi ve İngilizlerin gelmesine yüz yıldan fazla zaman vardı…

Ancak İngilizler adaya geldiklerinde de “tembel” bir halk ile karşılaşmışlardı!

A Adaya kim gelirse gelsdin, bu A

Adaya kim gelirse gelsin Kıbrıs’ta yaşayanlar için tespit edilen gözlemlerin başında tembellik geliyordu.

Rum’u da Türk’ü de kahvelerde pinekliyor, dünyadaki gelişmelerden habersiz yaşıyorlardı.

Ada İngilizlere verildiğinde, buradaki Osmanlı yöneticisinin haberi bile yoktu…

Kıbrıs öteden beri Batı’dan gelenlerin elindeydi.

Bu duruma Osmanlı fethi ile 300 yıl kadar ara verilmiş, Kıbrıs tekrardan bir Batı ülkesi olan İngilizlerin eline geçmişti.

Fakat yüzlerce yıl ada yerlisinin alışkanlıklarında pek değişiklik görülmemişti.

Toprak damları vardı,

Bostanlarda yatıp kalkıyorlardı,

Kahvehanelerde ve kapı önlerinde çene çalıyorlardı.

Adanın dıştan yönetilmesi “kader” halini almıştı!

Nasıl olsa biri gidecek, diğeri gelecekti.

Böyle olunca, kimsesi taş atıp kolunu yormuyordu!

Adanın yerli ahalisi olarak bilinen Rumlar, kim gelirse gelsin boyun eğmişlerdi!

Osmanlı gidip İngiliz geldiğinde de Türklerle birlikte boyunlarını eğmişlerdi!

Öyle ki,

Bir Temmuz günü,

Lefkoşa kapılarından içeri giren İngiliz askerlerine su ve karpuz ikram ediliyordu!

Karpuz, Kıbrıs’ın has meyvelerindendir.

Yaz ayları karpuz olmadan yaşamak mümkün değildir; aynı zamanda susuzluk gidericidir.

Yanına hellim de kondu mu, bu topraklara özgü bir tat oluşur ve adeta bağımlılık yapar…

1974’te Türk askeri adaya çıktığında,

Yine bir Temmuz günüydü,

Onlara da karpuz verenler olmuştur…

Diyeceğim, gelenlerin ilk yedikleri şeydi karpuz.

Zaten hemen hemen tümü de yaz ayarında ayak basmışlardı bu topraklara ki, fena halde susuzdular…

Adanın sıcak iklimi insanları perişan ettiği ve kahve köşelerinde pinekledikleri doğrudur,

Ama bunu tembellik olarak görmek ne kadar doğrudur?

Zaten karpuz dediğin şey yata yata büyür!

İnsanların da karpuzdan pek farklarının olmaması doğaldı!

Nihayetinde her dönemin koşulları, o koşullara göre bir yaşam tarzı oluşturur.

Bir dönem Arapça bilmeden ezan okunduğu gibi.

Bu durumda ne İmam kınanırdı, ne de cemaat!

1800’lü yıllarda adaya gelen bir ziyaretçi şunları belirtir:

“Her Cuma öğle namazından evvel İmam Arapça vaaz vermek zorundadır; fakat burada Arapça bilen İmam bulunmadığından vaaz, ezberledikleri ve papağan gibi arka arkaya tekrarladıkları, hem anlaşılmayan hem de hiç anlamadıkları birkaç tane küçük kelime grubuna indirgenmiştir.”

Şimdi de Arapça vaaz veren Kıbrıslı İmam yoktur!

Birkaç yüzyıl sonra Alexsander Drummond’u eleştirecek halimiz olamaz elbet!

En azından şunu sormak mümkün:

Günümüze bakıldığında,

Aynı şeyi söylemek mümkün mü?

Bu insanlar hâlâ tembellik yapıyorlar mı?