Cezaevinde bir çok sorun yaşanıyor.
Yeni bir cezaevi ile ilgili kollar sıvandı.
Büyük bir aşama kaydedildi.
Ne yapalım?
Nüfus arttıkça suç da artıyor.
Nüfus arttıkça suç çeşitleri de artıyor.
Hal böyle olunca da…
Kıbrıslının alıştığı “bir giriş bir kodes” mantığı ortadan kalkıyor.
Çocuk suçlu sayısı artıyor…
Kadın suçlu sayısı artıyor…
Katil sayısı artıyor…
İçici sayısı artıyor…
Satıcı sayısı artıyor…
Her şey artarken “yoklar” da çok fazla…
Şu anda cezaevinde 418 Mahkum var…
Rehabilitasyon için ortam yok.
Meslek geliştirme için ortam yetersiz…
Sosyal yaşam alanları yok…
Gardiyanı gergin…
Mahkumu mutsuz ve umutsuz…
“Bana ne suç işlemeseydi” dediğinizi duyar gibi oluyorum.
İşte o cezaevi, “düşenin” son şansı…
“İyi bir birey” olarak oradan çıkamazsa…
Yine topluma suç makinesi olarak dönecek…
“İçici giren satıcı çıkıyor…”
Bir keresinde, gardiyan bir abimizin “gözyaşlarına” tanık oldum.
Neden?
Kısa süre önce bir genç, “içici” olarak girmiş cezaevine…
Paşa paşa yatmış…
Fazla vakit kaybetmeden bu kez “satıcı” olarak düşmüş içeriye…
Satıcı…
Uyuşturucu satıcısı…
“Nasıl bulaştı” diye merak etmişler.
Öyle ya, genç, “bir daha buraya gelmeyeceğim” diye söz vermişti gardiyan amcalara…
Meğer…
İçeride genci “kapsayan” abğabeyler bir dakika bile onu parasız pulsuz bırakmamış.
Paşa gibi bakmış…
Dışarıya çıkınca da “nasıl kısa yoldan çok para kazanacağını” anlatmış…
O da, çıkar çıkmaz, dışarıdaki “ağabeylere” gitmiş…
Bir satmış, iki satmış, üçüncüde yakalanmış…
Gardiyan diyor ki, “Bu gençleri biz içeride ıslah edemediğimiz için, ayrı tutamadığımız için, suç makineleri ile aynı ortamlarda kalıyorlar. Sonu da hüsran oluyor…”
Bu nedenledir ki, önemlidir cezaevinde geniş ortam…
Bol mekan…
Sosyal mekan…
Analar, çocuklarını “ıslah olsun” diye, bir umut adalete teslim ediyor…
Adalet ise, “cezaevi ayağı yarım aksak” çalıştığı için, tecelli etmiyor.
Aksine, hakimlerin karşısına “içici” olarak çıkan çocuklar, tedavi olabilecekken, iflah olmaz bir suç makinesine dönüşerek toplum içine salınıyor.
Bir de “açlık” geldi…
Nerden girdim bu konuya?
Bir süredir cezaevinde mahkumların bir şikayeti, sık sık bize ulaşıyor.
Mahkeme koridorlarında muhabirlerimize, “açız” diyor mahkumlar.
Meğer…
Yemek ihalesi var ya…
İhaleye katılan şirketler, “menü” vaat ediyor.
Sonra “O menüden ne çalarsam o kadar çok kazanırım” mantığı ile hareket ediyor.
Ekmekten çalıyor…
Patlıcanın içini boşaltmadan karnı yarık yapıyor…
Nohutu bol sulu az taneli…
Çorbayı öğütülmüş pirinçten yapıyor…
Zeytin sayısı alıyor…
Reçel su gibi…
İşte böyle bir ortam yaratılmış…
İhale zamanı ya şimdi…
Bu “çark” devam etsin diye de türlü oyun oynanıyor.
Bu KKTC devleti, basit bir “cezaevi yemek” ihalesini bile “torpile”, “deniz aşırı talimata” mahkum ediyor.
Yemekler aşırı yağlı…
Bol salçalı…
Pilavda taş, fasulyede filiz eksik değil.
Yoğurt desen cacık gibi…
Kimsenin umurunda değil.
Bırakın bir an cezaevini…
Ülkenin basit bir yemek ihalesini “devletler arası mesele” gibi algılayan ve çözemeyen zihniyet var.
İki sokum yemek verecek mahkuma, “bundan nasıl daha fazla para kazanırım” düşüncesinde olanlar var.
Ama devlet de bu parayı ödeyecek öyle mi?
Cezaevinde durum bu…
Mahkumlar “üzerlerinden daha fazla para kazansın diye birileri” aç…
Geçen gün, “yemekler iğrenç” diyerek, gardiyanlar orada olan şirketin yemeklerini geri göndermiş bile.
Böylesi bir tablo ile karşı karşıyayız…
































