Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Poli

Başkanlık Sistemi: Türkiye’nin Rus Ruleti

Batuhan Beyatlı
Batuhan Beyatlı
[email protected]

Bugün 18 maddelik anayasa değişikliğini oylamak için referanduma gidecek olan Türkiye’deki sistem değişikliği tartışmalarının Kuzey Kıbrıs’taki yankıları da gecikmedi. Türkiye’deki başkanlık sistemi tartışmaları çok geçmeden ülkemize de sıçradı ve Kuzey Kıbrıs’ın başkanlık sistemine geçmesi gerektiği yönündeki düşünce sıkça dillendirilmeye başlandı.  Peki başkanlık sistemini ne kadar tanıyoruz? Bu yazımda ana hatlarıyla başkanlık sisteminden ve bu sistemin içerisinde barındırdığı otoriterleşme eğilimlerinden bahsetmeye çalışacağım.

 

Nitelikleri, Gelişimi ve Otoriterleşme Eğilimleri Bakımından Başkanlık Sistemi: ABD ve Latin Amerika Örnekleri

Başkanlık sistemi, “Westminster Modeli Demokrasi”nin 18. yüzyıl sonundaki koşullarına tepki olarak, İngilizlere karşı verilen bağımsızlık savaşının da etkisiyle Amerika Birleşik Devletleri’nde ortaya çıkmıştır. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın ardında yatan esas neden, Büyük Britanya’nın Yedi Yıl Savaşları sonucu oluşan kayıplarını giderebilmek için Amerika’da bulunan kolonilere ağır vergiler yüklemesiydi. Britanya Parlamentosu’nda temsil edilme talepleri kabul edilmemesine rağmen bu yasama organının aldığı yüksek vergilendirme kararlarına isyan eden 13 Amerikan kolonisi Bağımsızlık Savaşı’nı başlatmıştı. Birleşik Krallık’ın bu baskıcı politikalarından bıkan koloniler, o dönemki hükümeti “tiranlık” olarak nitelendirmişti.

1776’da ABD Anayasasını kaleme alan kurucu babalar, bu siyasal iklimden etkilenmişlerdi. Hobbes, Locke ve Rousseau gibi o dönemin önde gelen fikir adamlarından da etkilenen kurucu babalar “iyi hükümet” varsayımında bulundular. Onlara göre ideal hükümet, insan yaşantısına ve temel özgürlüklerine en az müdahale eden hükümetti. Bu durumda Amerikan Anayasasının oluşturacağı hükümet sistemi, insanların temel hak ve özgürlüklerine en az müdahale eden hükümet olmalıydı. Hükümetin yozlaşabileceği düşüncesiyle şekillenen bu sistem; merkezi hükümete olabildiğince az yetki veren ve mümkün olan en küçük yerleşim birimine kadar inen yerel yönetimlerin seçilmiş yetkilileri eliyle yürütülen bir kamu siyasası öngörmekteydi.

1789’da yürürlüğe konulan ABD başkanlık sistemi, tam bağımsız hükümet erklerinin birbirini dengelediği ve denetlediği keskin bir kuvvetler ayrılığına dayanmaktadır. Bir diğer deyişle, ayrı ayrı seçilen yasama, yürütme ve yargı erkleri birbirinden farklı işlevlere sahiptir; ama güçleri tamamen eşittir. Hepsi eşit derecede güçlü olan hükümet erkleri birbirleriyle anlaşabilirse sistem çalışabilecektir. Aksi takdirde sistem tıkansa dahi, bireyler özgür yaşamlarına devam edebileceklerdir. Kısacası denilebilir ki ABD’de ortaya çıkan başkanlık modeli, güçlü bir hükümetin aksine zayıf bir hükümeti öngörmekte ve bireysel özgürlükleri esas kabul etmektedir. Bu anlamda Amerikan modeli başkanlık sistemi, özgürlüğün temel değeri oluşturduğu bir demokrasi anlayışının yansımasıdır.

Amerikan modeli başkanlık sistemi iki partili, iki meclisli bir yapıda ve anayasa denetimini yapan bir Yüce Mahkeme ile varlığını sürdürmektedir. Eğer aynı parti hem iki kamaradaki (kongre ve senato) çoğunluğu hem de başkanlığı ele geçirirse, bu durumda kazananın her şeyi kazandığı bir durum ortaya çıkmaktadır.  Böyle bir durumun ortaya çıkması, güçlü bir başkanın otoriterleşme olgusunu ve derinleşen bir siyasal çatışma ortamını yaratmaktadır. Bunun tersi durumda ise, yani yasama ve yürütme erklerinin iki farklı parti elinde olduğu durumda, yeni yasa yapmayı olanaksızlaştıran bir kilitlenme riski vardır. ABD’de 1990’larda ve 2010’larda iki kez böyle bir durum ortaya çıkmış, 800 bin civarı federal memura aylarca maaş ödenememişti. Birbirinden keskin şekilde ayrılan kuvvetlerin uzlaşma zorunluluğunun yanı sıra; parlamenter sistemlerde olduğu gibi hem yasama hem yürütmenin üstünde bulunacak “tarafsız bir devlet başkanı” figürünün olmamasının, Türkiye örneğindeki gibi kutuplaşma üzerine kurulu siyasi sistemlerde ciddi krizlere yol açması kaçınılmazdır.

ABD’nin içerisinde bulunduğu şartlardan ortaya çıkan ve tamamen ona özgü koşulları içerisinde barındıran başkanlık modeli daha sonraları Latin Amerika ülkelerine de ihraç edildi; fakat bu ülkelerin başkanlık modelini taklit etme çabaları başarısızlıkla sonuçlandı. Bu başarısızlığın arkasındaki temel neden, ABD’deki sosyal-siyasal bağlamın istisnai oluşu ve onun içerdiği kendi özgü koşulların diğer ülkelerdeki eksikliğidir. Yasama ve yürütme kuvvetleri arasındaki yetki çatışmaları Latin Amerika ülkelerinde sistem kilitlenmelerine ve “başkancı” rejimlerin oluşmasına yol açmış, bu da sistemin özünü oluşturan demokratik kültürün ciddi şekilde bozulmasıyla sonuçlanmıştır. Daha da kötüsü, “tarafsız bir devlet başkanı” gibi uzlaştırıcı bir figürün bulunmayışı, bu arabuculuk rolünü ordunun üstlenmesine neden oldu. Başkanlıkla yönetilen Latin Amerika ülkelerinin hemen hemen hepsinde demokratik süreçler ya askeri darbeler ya da Hugo Chavez gibi liderlerin popülist otoriter yönetimleriyle sekteye uğradı.

Bolivya’da 1928 yılından 1982 yılının sonuna kadar dokuz askeri darbe yapıldı. Peru’da 1938 yılından itibaren 1980 yılına kadar dokuz askeri darbe dönemi yaşandı. Brezilya’da 1985’in sonuna kadar üç askeri darbe yapıldı. Şili’de 1924 yılından başlayarak 1990 yılına kadar üç askeri darbe dönemi yaşanmıştır. Bir başka bölge ülkesi Paraguay ise 1954-1993 yılları arasında askeri rejim tarafından yönetilmiştir. Bu örnekler Latin Amerika ülkelerinde siyasal sistemlerin istikrarının ne denli zayıf olduğunu açıkça ortaya koyuyor. 1948 yılından bu yana kesintisiz bir şekilde demokrasiyle yönetilen Kosta Rika ise bölgedeki genel görünüme bir istisna oluşturmaktadır. Latin Amerika örneği, demokratik siyasal kültürden yoksun ve kamplaşma üzerine kurulu siyasal sistemlerde başkanlık modelinin ne gibi sonuçlar doğuracağı konusunda aydınlatıcıdır. Kimi Latin Amerika ülkelerinde uygulanan başkanlık sisteminde, yürütmenin yasamayı feshetme gücüne ve güçlü kararname yetkilerine sahip olması da sorunun önemli bir kaynağını oluşturmaktadır. Bunlar açıkça başkanlık sisteminin özüyle ters düşen uygulamalardır.

 

Türk Siyaseti ve Başkanlık Sistemi: ABD-Türkiye Karşılaştırması

Türkiye’de 1960’larda başlayan sistem arayışlarını fırsat bilen siyasetçiler, 1980’lerden sonra, kendilerine uygun gördükleri modelleri siyasetin gündemine taşıdılar. İlk olarak Turgut Özal tarafından dile getirilen başkanlık sistemi, daha sonraları da Süleyman Demirel tarafından desteklendi. Uzun süre başbakanlık yapan kişilerin cumhurbaşkanı olduktan sonra sahip olduğu pasif yetkilere adapte olamaması bu önerilerin yapılmasında etkili olmuştur. Peki ABD’de başarıyla uygulanan bu sistem, yüzyılı aşan bir parlamenter geçmişe sahip Türkiye’de de aynı başarıyı yakalayabilir mi?

Başkanlık sisteminin ABD’de başarılı oluşunun en önemli sebepleri arasında orada uygulanmakta olan siyasi partiler sistemi başı çekmektedir. Uzlaşma kültürü üzerine kurulan ABD başkanlık modeli siyasi partilerin oluşumunu da etkilemiş ve sonuçta zayıf parti disiplinine sahip, parti programları birbirine çok yakın olan iki güçlü parti ortaya çıkmıştır. Önde gelen karşılaştırmalı siyaset uzmanlarına göre de iki partili sistem başkanlık modelinin sağlıklı bir şekilde işleyişini kolaylaştırırken, çok partili sistem ise bu modelin taşıdığı riskleri daha da güçlendirmektedir. Başka bir deyişle, Amerikan toplumunun sahip olduğu uzlaşmacı siyasal kültür başkanlık sisteminin işleyişini kolaylaştırmaktadır; fakat Türkiye gibi güçlü kamplaşmaların olduğu ülkelerde aynı başarının yakalanması uzak bir ihtimaldir.

Parti sisteminin yanı sıra devlet-toplum ilişkisi de başkanlık modelinin başarısında belirleyicidir. Örneğin ABD’de toplum-merkezli bir düzen ve bireyin devletten önce de bazı temel haklara sahip olduğu anlayışı hakimken, Türkiye’de ise devlet-merkezli bir yapı ve toplumun varlığını devlete borçlu olduğu düşüncesi baskındır.

Amerikan örneğinin başarısını olanaklı kılan bir diğer unsur da yerinden yönetim ilkesinin benimsenmesi, yani adem-i merkeziyetçi devlet örgütlenmesidir. ABD’de birçok kamu hizmetinin yerel yönetimler tarafından üstlenilmesi, federal düzeyde ortaya çıkabilecek kilitlenmelerin yıkıcı etkisini azaltılmasını mümkün kılmakta, başkanın elinde aşırı güç birikmesinin önüne geçmektedir. Türkiye örneğindeki gibi üniter ve aşırı merkeziyetçi devlet yapılanmalarında ise başkanlık sisteminin kişisel iktidarın yolunu açması neredeyse kaçınılmazdır.

Sonuç olarak sahip olduğu siyasal kültür ve tarihsel geçmiş göz önüne alındığında, Türkiye’de başkanlık benzeri bir sistemin işleyişi mümkün görünmüyor. Kişilerden bağımsız objektif bir değerlendirme yapmak gerekirse, bu sistemin Türkiye’de daha da otoriter bir yönetimle sonuçlanacağını söyleyebiliriz. Peki Türkiye’de nasıl bir sistem uygulanması gerekiyor? İki başlılığı ortadan kaldırmak, demokrasiyi güçlendirmek ve istikrarı sağlamanın yolu nedir? Türkiye’de parlamenter sistem başarısız olmuştur demek çok doğru bir yaklaşım olmayacaktır; çünkü halihazırda uygulanan sistem saf bir parlamentarizm olarak değil, kusurlu bir model olarak karşımızda durmaktadır. Yapılması gereken, cumhurbaşkanlığı makamının 12 Eylül darbesiyle genişletilen yetkilerinin törpülenmesi ve parlamenter sistemin özüne dönülmesidir. Böylece iki başlılık sorunu da ortadan kalkmış olacaktır. 10%’luk olağanüstü seçim barajı da normal sınıra çekilerek temsilde adalet sağlanmalı, kişi hak ve özgürlükleri arttırılmalıdır. Yargı teşkilatı ise yürütmenin güdümünden kurtarılmalı ve bağımsız bir yargı sistemi kurulmalıdır.  Türkiye’nin kendine özgü şartları göz ardı edilerek tasarlanan yeni sistem, deyim yerindeyse rus ruleti oynamaktır.

Batuhan Beyatlı 

[email protected]