Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

İbrahim Benter’in Sıkışan Kalbi ve Vakıflar

 

Öntaç Düzgün
Öntaç Düzgün

Havadis’ten Bertuğ Topal’ın geçtiğimiz 3 Mart tarihli haberine göre; Vakıflar İdaresi Genel Müdürü Prof  Dr İbrahim Benter, iktidarı elinde tutan siyasilerin baskıları ile askeri makamların yakınmaları arasında kalarak kalbi yaşadığı strese daha fazla dayanamamış ve yoğun bakımda denetim altına alınmış. Dahası, sağlık sorununun kritik bir eşiğe varması sonucu ileri bir gözetim için ambulans uçakla Türkiye’de daha uzman bir sağlık kuruluşuna sevk edilmiş.

Habere göre, genel müdürle hükümet arasında yaşanan sorunun nedeni, hükümetin, birisi Çıkarma Plajı olmak üzere Evkaf’a ait iki sahil arazisinin kullanımını uzun vadeli olarak iki ayrı şirkete devretmek istemesi ancak genel müdürün bunu uygun bulmaması imiş. Devir işlemlerinin Vakıflar İdaresi Yönetim Kurulu tarafından onaylanmasına karşın genel müdür bu karara direnmiş. Özellikle Çıkarma Plajı’na kumarhane inşa edilecek olmasını Vakıflar’ın genel amaçlarına ve yörenin tarihsel anlamına aykırı olduğunu ileri sürmüş ancak dört ay direnebilmiş. Sonunda imzalamak zorunda kalmış. Bu defa da askeri makamların eleştirisine uğramış bu durumun yarattığı stres ise onu sağlığından etmiş.

Prof Dr İbrahim Benter aslında bir tıp uzmanı ve alanında yaptığı çalışmalarla tıp literatürüne katkılarda bulunmuş birisi. Kıbrıs’a gelmezden önce son çalıştığı kurum ise Oxford Üniversitesi. Göreve başladığı 2013 yılından beridir Evkaf’ı seküler hayatın bir parçası olarak gören kimi kesimlerce eleştiriliyor. Tabii bir de Evkaf’ın olanaklarından nemalanmaya alışmış bir kesim tarafından. Kendisine yönelik olarak yapılan en büyük eleştiri, “dindar” olması ve “tercihlerini bu yönde kullanması”. O ise bu tür eleştirilere yönelik olarak verdiği cevaplarda Evkaf’ın, siyasi iradeden bağımsız olarak her bir vakfiyenin kuruluş amaçlarını dikkate alan bir politika ile yönetilmesi gerektiğini söylüyor. Bu düşüncelerini göreve henüz yeni başladığı ilk günlerde 7 Temmuz 2013 tarihinde POLİ dergisinde yayınlanan söyleşisinde şöyle ifade etmiş:

“Amerika’da kaldığım 20 yıl boyunca sadece üniversite hocalığı yapmakla kalmadım orada değişik amaçları olan çok sayıda vakıflar kurulmasına da öncülük yaptım. Benim iyi sayılabilecek bir vakıfçılık geçmişim var. Bu nedenle burada bu göreve getirildim. Burada ilk edindiğim izlenim, Vakıfların diğer ülkelerden farklı olarak politikacılar tarafından idare ediliyor olması oldu. Yani iktidara gelen parti, kendi yandaşlarını genel müdür, yönetim kurulu üyeleri olarak atar ve kendi politikalarının sürdürülmesini sağlar. Vakıflar tıpkı devlet dairesi gibi yönetilir. Vakıfların amaçları unutulmuştur.

Dolayısı ile ben, görev yapacağım sürece vakıfları politikacıların isteklerine göre değil, kurumun amaçlarına göre çalıştıracağım.”

 

Vakıflar Adadaki Tarihimiz Kadar Eski

Vakıflar örgütü çok eski bir kuruluş ve geçmişi Osmanlıların Kıbrıs’ı işgal ettiği yıllara kadar dayanır. Özellikle adanın İngiliz idaresine geçişinden sonra adadaki Türk varlığının devam edebilmesi bakımından önemli roller üstlenmiş. Vakıf mülklerinin satılamaz olması Kıbrıslı Türklerin mülkiyet gereksiniminde kurtarıcı olmuş.  Ancak İngiliz idaresi ile birlikte Kıbrıslıların, Kıbrıs Vakıflar İdaresi ile Kıbrıs Ortodoks Kilisesi’nin aslında çok kötü yönetildikleri ile ilgili ilk ipuçları da ortaya çıkmaya başlamış. 1878 yılında Osmanlı’ya yönelik Rus tehditine karşılık güvenlik vaatleri ile Kıbrıs’ın idaresini ele geçiren İngilizler, 1882 yılında Osmanlı’dan vakıf mallarının ve Kıbrıs Ortodoks Kilisesi’nden de adadaki mülklerinin listesini ve koçanlarını talep etmiş. Ve ortaya çıkmış ki; vakıf veya kilise malı olduğu sanılan pek çok arazinin tapu kayıtları yok. Rum kaynaklara göre, kilise malı olduğu düşünülen 500 bin dönümlük arazinin 300 bin dönümlük kısmının tapu kayıtları olmadığı için elden çıkmış. Ortada net veriler olmamakla beraber Vakıflar İdaresi’nin de bu dönemde önemli miktarda arazi kaybına uğradığı anlaşılıyor.

1878 yılında adanın İngilizlere devri ile birlikte, devir anlaşması gereği Vakıflar İdaresi, birisi İngiliz, birisi Osmanlı ve diğeri de Kıbrıslı Türk olmak üzere üç kişilik murahhas üye tarafından yönetilmeye başlanmış.  1914’te, 1’nci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu ile Büyük Britanya İmparatorluğu’nun farklı askeri kamplarda yer almaları sonucu İngilizler Kıbrıs’ı ilhak ettiklerini açıklamışlar. Bu karar sonucu, Evkaf yönetiminde yer alan Osmanlı delegenin görevine son verilmiş. Evkaf yönetimi, İngiliz bir görevli ile İngilizlerin atadığı Kıbrıslı Türk bir görevliye kalmış. Bu dönemde Kıbrıslı Türk murahhas üye Sir Mehmet Münir yönetiminde

1927-1938 dönemini kapsayan  bir envanter çalışmasında, ada genelinde Evkaf’a ait 3 bin 121 adet tapulu mal olduğu ortaya çıkmış. İlerleyen yıllarda, Evkaf’ın o dönemki yasaları gereği 38 yılı aşkın süre ile sözleşmesiz ve karşılıksız olarak Evkaf mallarını kullananlara mülkler devredilmiş. Evkaf İdaresi böylece bir miktar mülkünü kaybetmiş.

Üstüne üstlük, adadaki su kaynaklarının çoğunluğunun Evkaf ve kilise malı olduğu ve İngiliz idaresinin kasaba ve köylere su temini yönünde karar alması sonucu her iki kurum da bir miktar arazisini daha kaybetmiş. Evkaf, bu uygulamaya yönelik olarak İngiliz idaresini dava etmiş ancak mahkemeler çeşitli gerekçeler üreterek bu konuda bir türlü karar alamamış. Zaten “Evkaf’ın su meselesi” söylencesi de bu olaydan sonra ortaya çıkmış.

 

En Büyük Hata Evkaf’ı Devletleştirmek

1940’lı yılların sonuna gelindiğinde, Evkaf’ın Kıbrıslı Türklere devri konusunda talepler oluşmaya ve kampanyalar düzenlenmeye başlanmış.

1956 yılında İngilizler, Evkaf’ın yönetimini Kıbrıslı Türklere bırakmayı kabullenerek bu yönde adım atmışlar ve yapılan bir devir sözleşmesi ile Evkaf Kıbrıslı Türklerin yönetimine geçmiş. Bu sözleşme gereği İngiliz idaresi, geçmiş uygulamalarına karşılık hiçbir surette geriye yönelik hak iddia etme veya tazminat talebi ile dava açmama taahhüdü karşılığı olarak idareye 2 milyon 500 bin Pound ödeyerek Evkaf Kıbrıs Türk yönetimine geçmiş. Bu paranın 500 bin Pound’u dönemin liderleri Dr Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş’ın çift imzalı onayı ile harcanmasına geriye kalanın ise Türk Cemaat Meclisi’nin kullanımına bırakılmasına karar verilmiş. Saray Hotel inşaatı ise bu para ile gerçekleşmiş. Bu karar ile İngiliz idaresinden devralınarak Kıbrıslı Türklerin yönetimine geçmesi planlanan Evkaf idaresi böylelikle devletleştirilmiş olmuş.

Evkaf’ın mülkiyet zengini güçlü ve yaygın bir kurum olması, öteden beri Kıbrıslı Türk politikacıların iştahını kabartmıştır. 1900’lü yılların başından itibaren Kıbrıslı Türk elitler, bu kurumda hakim olmaya ve bu kurum üzerinden siyasi nüfuz edinmeye gayret etmişlerdir.

Hatta o denli bir noktaya gelinmişti ki 1930’lardan sonra toplumdaki ilk siyasi bölünmelerin tanımı “evkafçılar” ve “halkçılar” olarak nitelenmişti. Kurumun Kıbrıs Türk yönetimine geçmesinden sonra da bu iştah ve istek devam etmiş, günümüze kadar bu kurumun yönetim kurulu ve genel müdürü hükümetler tarafından atanır olmuştur. Böylelikle kurumla aralarında bu tür bir vesayet ilişkisi oluşturmuş olan siyasi iktidarlar, kurumun mali olanaklarını kendi politikalarına hizmet edecek yönde kullanmayı doğal bir hak olarak görmeye başlamışlardır.

Sonradan yeniden oluşturulan Evkaf yasasında atanan yöneticilerin görev tanımı yeniden belirlenmiş ve şöyle denmiştir:

“Yasa kurallarına bağlı olmak koşuluyla gerekli hallerde Başbakanlık ile görüşerek Vakıflar İdaresi’nin amaçlarına uygun olarak Vakıflar İdaresi’nin genel siyaseti saptamak ve yürütmek” Böylelikle yönetimin başbakanlık tarafından belirlenmesi, iktidardaki siyasi partinin müdahalesine açık bir yapı oluşmasına neden olmuştur.

Evkaf İyi Yönetilememiş

Vakıflar İdaresi’nin profesyonel kurallara bağlı kalınarak yönetilememiş olması sonucu kurum elindeki işletmelerin en önemlilerini kaybetmiştir. 1974’ten sonra devraldığı Mare Monte Hotel, Dome Hotel  ile kendi mülkü olan Saray Hotel’i büyük işletme zararları sonrası elden çıkarmak zorunda kalmıştır. Buna karşılık kurumda bir hesap verme sistematiği oluşturulmamıştır. Vakıflar İdaresi iştiraklerinden de gelir elde etmemektedir. İdarenin Vakıflar Bankası’nda%51, Kıbrıs Sigorta Şirketi’nde %2,4  hissesi bulunmaktadır. Bununla birlikte temettü geliri gerçekleşmemektedir. Bu iştiraklere yönetici atamasını kurum adına başbakan gerçekleştirmekte, Vakıflar İdaresi’nin bu kurumlarla  ilişkileri  genel kurul toplantılarına katılımdan ibaret kalmaktadır.

Dahası, Vakıflar İdaresi’nin temel işlevlerinden olan vakıf emlakinin bakım ve onarımı ile tarihi eser restorasyonu işlevlerini de laiki ile yerine getirememiş, özellikle tarihi eserler (Büyük Han, Bedesten vs.) uluslararası fonların girişimi ile yeniden hayata kazandırılmıştır.

Vakıflar İdaresi’nin olması gereken gerçek amacı piyasa koşullarına uyumlu iyi bir işletmecilik sergileyerek edindiği mali olanaklarla toplumun sosyal ve kültürel hayatına daha çok katkı sağlamaktır. Ancak kurumun esas gelir kaynağını oluşturan mevcut gayrı menkullerini rasyonel bir şekilde kullanıp kullanmadığı tartışma konusudur. 2014 yılında Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) ile Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) tarafından hazırlanan “Kıbrıs Vakıflar İdaresi Kurumsal Arkaplan Raporu” isimli durum tespit raporunda vakıfların en önemli gelir kaynağını oluşturan dükkan kiralamaları ile ilgili olarak şu tespitlere yer verilmektedir:

Dükkân kiraları genellikle o civardaki emsal dükkân kiralarının

(rayicinin) %25-30 altında belirlenmektedir. Bunun amacı bir hayır faaliyeti olarak esnafa katkı sağlamak olarak belirtilmektedir. Ancak bu yöntem ile kamusal fayda yerine kiracılar lehine bireysel menfaatler oluşmakta, Vakıflar İdaresi ile mevcut ve potansiyel kiracılar arasında kollayıcı ilişkiler gelişmesine zemin hazırlanmaktadır. Diğer yandan dükkan kiralarının belirlenmesinde emlak rayiç bedelleri sistematik olarak izlenmemekte ve dükkân kiralarına yansıtılmamaktadır.

Kiralama sözleşmelerinde kiralayanın mülkte gerekli bakım onarım yapma konusunda yetki ve sorumluluğu bulunmakla beraber, bu bakım onarımın gereği gibi yapılıp yapılmadığı etkin bir şekilde denetim veya kontrole tabi tutulmamaktadır.

İdare emlakinin tamir ve bakım sorumluluğunu üstlenen İnşaat Şubesi’nin tespitlerine göre bazı kiralanan dükkânlar yıllarca kiracıları tarafından kiraları ödenmesine rağmen boş tutulmakta bu da dükkânın fiziki olarak aşınmasına ve zarar görmesine yol açmaktadır.

Yine inşaat şubesinin belirlemelerine göre kiracılar tarafından yeterince bakımı yapılmayan binalar nedeniyle ciddi zararlar oluşmaktadır. Aynı şekilde kiracıların sözleşmelere aykırı olarak yaptıkları tadilatlar nedeniyle de emlak zarar görmekte, değerini kaybetmektedir… Bunlara ilave olarak her yıl 80-100 civarında, kira bedelini ödemeyen veya artışını kabul etmeyen kiracılar sözleşmeli avukatlar aracılığıyla mahkemelere verilmektedir.”

Son olarak Vakıflar İdaresi tarafından hazırlanan ve KKTC Meclisi tarafından da onaylanan 2017 yılı bütçesi ve faaliyet raporuna göre kurum, 29 milyon 600 bin lira gelir elde etmeyi öngörmektedir. Bunun 12 milyonu, personel giderleri, emekli maaşları ve ikramiyelerine ayrılmıştır. Kurum, kurum içi emeklilik sistemine tabiidir ve emekli ödenekleri için ayırdığı para her yıl artmaktadır. Kurumda halen emekli dört genel müdür vardır.

Vakıflar İdaresi’nin yatırım amaçlı olarak ayırdığı en büyük kaynak 4 milyon 500 bin lira ile sosyal konut inşaatı projesidir. İkinci büyüklükteki yatırım projesi ise, Küçük Kaymaklı Çarşısı’nı geliştirme projesidir ki bunun için 2 milyon 500 bin lira kaynak ayrılmıştır.

Diğer harcamalar ise sırasıyla mal ve hizmet alımı için 4 milyon 200 bin lira, emlakin bakımı ve geliştirilmesi için 2 milyon 450 bin lira, hayır-sosyal kültürel yardımlar için 1 milyon 500 bin lira ve Din İşleri Dairesi’ne aktarılacak 990 bin lira.

Görüleceği gibi yüz milyonlarca dolar değerinde emlake ve yıllık 10 milyon dolar kadar gelire sahip bir kurum olarak Vakıflar idaresi, toplum için her zaman olduğu gibi halen önemli bir değerdir. Ancak halen siyasetin kontrolü altında iyi yönetilememekte, görünür ve amaçları bakımından ölçülebilir ve sorgulanabilir değildir. Mevcut yapıya dokunmak bile kocaman ve sağlam bir yürek gerektirmektedir.

Genel Müdür İbrahim Benter’e geçmiş olsun dileklerimizle…