Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Poli

‘Aşka Ölüyüm Artık’

Her sokağı yarım kalmış bir aşk hikayesi gibi,  Sanki sözleri kayıp bir melodi,

Sanki müziği kayıp birkaç kırık dökük sözden ibaret, Hangi kapısını çalsanız ses veren yok,

Kime selam verseniz alan yok, Hangi duvarına, Hangi penceresine baksanız hüsran…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………

Lefkoşa’nın dışı düz arazilerden ibaretti.

Kente dışardan bakıldığında kale surları olduğu gibi görülür, minareler, kiliseler ve ağaçlar rahatlıkla seçilebilirdi.

1878 yılında adaya gelen Hepworth Dixon adlı bir gezgin Kıbrıs’ta çeşitli gözlemlerde bulunur.

O sıralarda adaya İngilizler gelmiş, ada yönetimi el değiştirmişti.

Gezgin, Lefkoşa’ya uzaktan baktığında şunları belirtir:

‘Yeni karargahımızdaki yüksekçe bir yerde durduğumuzda başkentin cami ve bahçeleriyle yüzyüze geliriz.

Yer yer tabyalarıyla bir hisar uzanır ve sağa ve sola döner. Üzerinde İngiliz bayrağı dalgalanan bir kapı (Baf Kapısı) önünüzde açılmaktadır.

Kapının bir yanında kışla yani askeri bir kamp, öte yanında da askeri bir hastane bulunur.

Hisarların ve kapının üzerinden sivri uçlarında hilaller bulunan minareler, tepelerinde demir haçları ile dört köşeli çan kuleleri ve de söğüt ile serviden portakal, incir ve hurmalara kadar çeşitli cins ve renkte ağaçlar yükselir.’

lefkosa

O minareler, o çan kuleleri, o hurma ve servi ağaçları yine vardır ama gözükmemekte.

O hisarlar ve o tabyalar yine aynı şekilde sağa sola dönmekte, 9 mil kadar uzanıp birbirine tekrardan bağlanmakta ama nereden bakarsanız bakınız artık görünmemekte.

Baf Kapısı, üzerinde bayrağı ile ta uzaklardan seçilebilirken,

Günümüzde Lefkoşa’ya neresinden bakarsanız bakın hiçbir kapısı seçilememekte.

Kent, eski görünümünden çok uzak, beton yığınlarının işgali altında.

Zaman geçtikçe nasıl da değişiyor her şey.

Öte yandan 1872 yılında adaya gelen ve Kıbrıs hakkında detaylı bilgiler veren Avusturyalı Louis Salvator yayınladığı bir kitapta şunları belirtir:

‘Bir dizi hoş görünümlü tepeyi geride bıraktıktan sonra, ince hurmaları ve minareleriyle Lefkoşa önümüze çıkıverdi.

Kent bir çöl düzlüğünde kurulmuştu, gerilerde bir dizi sıra dağ vardı. Bu haliyle kent Binbirgece Masalları’ndaki bir düşün gerçekleşmesini andırıyordu. Yeşili olmayan bir ülkede portakal bahçeleri ve hurma ağaçlarının oluşturduğu bir buket, insan eliyle yapılmış duvarlarla çevrili bir vahaydı bu sanki.’

lefkosa-4

İngilizler adaya geldiklerinde Kıbrıs her bakımdan gelişme gösterecekti.

Bu gelişme içinde en büyük pay başkent olarak Lefkoşa’nın olacak ve bu kadim şehrin çevresi ilk yüzyıl içinde değişmeye başlayacaktı.

Atlı arabaların yanında motorlu araçlar görünecek,

Toprak yolların yanında asfaltlanmış yollar olacaktı.

İngilizlerin sarı taştan yaptıkları binalar da Lüzinyan, Venedik ve Türk mimarilerini dışlamayacak, tam aksine onlarla bütünleşerek karma bir kültürün resmini çizmiş olacaktı.

Bu karma kültür insanların adalı olma özelliklerine zenginlik katmış,

Onların her türlü olay karşısında hoşgörülü ve yumuşak karakterli olmalarına neden olmuş ve bu durum adaya gelip gidenlerin de gözünden kaçmamıştır.

Sözünü ettiğimiz yazar Dixon bu konuda şöyle der:

‘Lefkoşalılar Türk olsun Rum olsun yumuşak tabiatlıdırlar.

Meyve yeyip tropik iklimde yatıp kalkan insanların yumuşaklığı vardır üzerlerinde.”

lefkosa-2

Aynı yazar, Kıbrıs’a geldiği yıllarda Lefkoşa’yı  dört bölgeye ayırarak anlatır.

Bunlardan biri Konak Mahallesidir ki bu kentin kuzey batısını oluşturur ve şimdiki mahkemeler binasının bulunduğu  yer de bu bölge içine girer.

Hamamların, çeşmelerin ve hanlarında (Büyük Han dahil) bu bölgede olduğunu belirtir yazar..

Diğer bölge Cami Mahallesidir.

Lefkoşa’nın kuzey doğu bölgesinde Ayasofya Camisi yer alır.

Bunun etrafında medreseler vardır.

Yazar bölge hakkında “Yeşil, kutsal, haremi andıran bir mahalle, imam ve şeyhlerin oturduğu yöredir ve onların cemaatinin mahallesi kalacağa da benzemektedir’ der.

Üçüncü mahalle Levantin mahallesidir.

Yazarın anlattıklarından bu bölgenin Arabahmet mahallesi olduğu bellidir.

Levantin mahallesi hakkında şunlar belirtilir:

‘Burası ipek kumaş dokuyucularının, devecilerin, faizcilerin, tefecilerin, oyuncu kızların, içki imalatçılarıyla çeşitli din ve mezheplere mensup kişilerin kaynaştığı bir yerdir.

Yenile Victoria Hotel ve Army and Navy Hotel adlarını alan iki yatı evi de bu mahallededir.’

Yazarın sözünü ettiği dördüncü bölge ise Katedral Mahallesidir.

Kentin güney doğu köşesini oluşturan bu bölgeye Ortodoks din adamları hakimdir.

Dixon bu din adamlarının çağlar boyunca aynı yerde tüm egemenlere karşı varlıklarını sürdüklerini söyler ve ‘Eski ve saygın Lefkoşa’nın bu dördüncü mahallesi Ortodoks Rumların mahallesidir ve öyle kalacaktır” der.

Gerçekten de öyle kalmıştır.

Öte yandan anlatılan diğer bölgeler de günümüze kadar Türk nüfusun ağırlığında olmuştur.

Ayasofya’ya baktığınızda kimliğinizi şaşırırsınız ister istemez.

Biraz Lüzinyan, biraz Venedik, biraz Türk, biraz Rum.

Taş kemerlerinde Venediklisiniz bir evin,

Hanaylarında Türk.

Ya da ne bileyim,

Aslında demek istediğim,

Bir bahçe gancellesini gındırık bıraktığınızda adalısınız…

Yazar Dixon Lefkoşa’ya bir tepeden baktığında Binbirgece Masalları’nı andıran bir masal kenti

görmüştü sanki.

Şimdi hangi tepesinden, hangi dağından baksanız o masal kenti görmek mümkün değil.

Ağaçları, minareleri, kiliseleri ve tabyaları beton gürültüler arasında kaybolmuş durumda.

Hatıralar sokaklarında tekmil silinmiş.

Ahşap radyolarda söylenen şarkılar gibi unutulmuş.

Her evin hanayı, kapısı terk edilip unutulmuş mezar başlıkları gibi durmakta.

Her sokağı yarım kalmış bir aşk hikayesi gibi.

Sanki sözleri kayıp bir melodi,

Sanki müziği kayıp birkaç kırık dökük sözden ibaret,

Hangi kapısını çalsanız ses veren yok,

Kime selam verseniz alan yok,

Hangi duvarına,

Hangi penceresine baksanız hüsran…

Mehmet Yaşın bir şiirinde şöyle der:

Aşka ölüyüm artık

Gözlerim kapalı

Çiçekler açan o eve

Dönemem bir daha