Bir karanlık, derin bir hüzün.
Silahlar henüz patlamış.
Havada barut kokusu.
Gündüzler gece gibi ürpertici.
Geceler kapkara.
Sokaklar bomboş.
Kerpiç evlerde insanlar üst üste.
Bir evde 30 kişi.
Kimsenin ağzını bıçak açmıyor.
Tek bir kuşun uçtuğu yok.
Hava kurşun gibi ağır ve soğuk ustura gibi kesmekte…
…
Erzak az.
Peksimet, nohut ve mercimek.
Bundan ibaret.
Kadınlar, erkekleri için endişeli.
Gözleri büyümüş, ellerinde hasret yanmakta.
Lâkin yapacak işleri çok.
Çorba taşıyorlar, çay taşıyorlar mevzilere.
Söküklerini dikiyorlar Mücahit elbiselerinin.
Tehel tehel üstüne…
…
Lefkoşa, Lefkoşa olalı böylesini görmedi.
Gidenler gelmiyor.
Günler uzun.
Geçmek bilmiyor.
Sardunyalar kendi başına.
Sokaklar kucaklardı insanları, bu kez insanlar kucaklıyor.
Ayak izleri silinmiş, kim nerede belli değil.
Dağdakiler üşüyor.
Namlular soğuk.
Postalları çamur içinde.
Ay karanlık!
Geceler sızmaya müsait.
Kara bir belâ petrol gezmekte.
Azrail dolaşmakta her yerde.
Karşıdakiler kim, neyin nesi!
Neden bu kan ve barut kokusu?
Hani nerede o muhabbet, o Türkçe Rumca şarkılar.
Bir çığlık kopuyor Reşadiye’den.
Ciğerleri yanıyor anaların.
Erenköy’de birkaç fidan devrilmiş.
Gülümserken ölmüşler…
…
Birleşmiş Milletler’de bir telaş.
Ecnebiler kaderimizi konuşuyor.
Pembe Köşk endişeli.
İsmet Paşa’nın iki eli başında.
Düşünüyor.
Pusu pusu üstüne.
Tel örgüler çekiliyor, kum torbalar hazırlanıyor, hendekler kazılıyor.
Köyler kuşatmada.
Sevdalar ertelenmiş.
Neylersin.
Kapanıyor kapılar.
Gölgeler çekiliyor.
Memleket büsbütün karanlık.
İçte ve dışta olaylar var.
Yatağında vuruluyor iki genç, onca olay arasında.
İki aydınlık kapı kapanıyor.
Gözyaşları sel olmuş Girne Kapısı’nda…
…
Silahlar henüz patlamış.
Havada barut kokusu.
“Susmuş şarkılar ve tekmil notalar…”


























