Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Sil baştan

Kırk yıldır çeşitli gazetelere yazı yazdım. Birçok defalar yazılarıma ara verip “Tu baştan” dedim. Ara vermemin çoğunlukla nedeni, sansür belâsıydı. Gazeten kovulduğum da oldu. Onun da nedeni, fikir anlaşmazlığı idi.

Bu defaki farklı bir nedene dayanıyor. Doğal afet gibi bir şey. Bilgisayardaki son yazıma baktım. 17 Nisan tarihli imiş. Onu da yayımlamak nasip olmadı. Uyarına gelirse ileride yayımlarım.

Herkes gibi, sigaranın zararlı olduğunu ben de biliyorum. Hem de elli yıllık bir deneyime dayanarak. Ne var ki ben sigarayı kestikten sonra başıma gelenler ancak pişmiş tavuğun başına gelebilirdi.

2015 yılının Nisan ayının başlarıydı. Bilge’nin gönderdiği bir kitabı okuyordum. Orada, tiryaki olan bir kişinin bedeninin, sigarayı kestikten sonra, üç hafta içinde, nikotinden arındığı belirtiliyordu. Nisan sonu doğum günüm olması nedeniyle kendi kendime dedim ki bedenime bir iyilik yapayım ve yeni yaşına onu nikotinsiz sokayım. İçime çeke çeke son sigaramı içtim ve o gün bu gündür bir daha ağzıma sigara sokmadım.

Ne olduysa ondan sonra oldu. Bir rastlantı mı yoksa bir neden sonuç mu bilmiyorum ama başıma gelenleri iyi biliyorum. Birkaç ay sonra damaklarım kanamaya başladı. Damak hastalığını geçirinceye kadar iki-üç dişimi kaybettim. “Kötü bir alışkanlığa birkaç diş feda olsun” dedim.

Sigaradan, mahkeme kararı olmadan, boşandıktan tam bir yıl sonra, bu yılın Nisan ayında açık kalb ameliyatı geçirdim. Gerçi bizim yaşlardaki insanlar, ellerinde tahtalı köyün vizesiyle dolaşmaları gerektiğinin bilincinde olmalı. Gene de hayat tatlı, ondan vazgeçmek kolay olmuyor.

Son yazılarından birinde Prof. Dr. Osman Müftüoğlu, konumuzla ilgili olarak şunların altını çiziyor:  “Kalp krizlerinin yazı kışı olmuyor. Dikkatsiz ya da genetik  olarak şanssız biriyseniz, hele bir de doktorların tavsiyelerini dinlemeyenlerdenseniz ilk kriz sizi mutlaka halı sahada maç yaparken ya da işinizde stresten bunalırken değil de evinizde istirahat ederken veya plajda güzel güzel güneşlenirken de yakalayabiliyor. Krizin en mühim işareti ise göğis ağrısı oluyor.

“Kalp uzmanları hepimizi ısrarla uyarıyor: Yaşınız ne olursa olsun ‘gçğsünüzün tam da ortasında bir türlü geçmeyen bir ağrı hissediyorsanız, ağrıya hele bir de terleme, ağır ve ilerleyici yorgunluk, bitkinlik durumu, bulantı, kusma gibi belirtiler de eşlik ediyorsa bu kalp damarlarınızın biri veya birkaçında ciddi bir tıkanıklığın olabileceğine işaret edebilir. Eğer ağrı beş dakikayı geçtiği halde devam ediyorsa kalp krizinin yola çıktığını gösterir’.” (Hürriyet, 01.08.16)

Yukarıda sayılanların hiçbirini ben yaşamadım. Üstelik kalb ve damar hastalıklarını tetikleyen diyabet (şeker), yüksek tansiyon, yüksek kolesterol gibi sorunlarım da olmadı. O günlerde ciddi bir gaz ve iştahsızlık  sorunum vardı. Uzun bir süre ülser hastalığı çektiğim için bunun bir ülser başlangıcı olduğundan emindim. Gene de eşimin ısrarları sonucu gidip bir doktora bakındım.

Doktorum “Sen bir de kalb doktoruna görün” tavsiyesi üzerine bir kardiyologa gittim. O da anjiyo olmam gerektiğini söyledi. Hastaneden gün aldık ve sabah sabah anjiyo olmaya gittik. Benden öncekilerin tümü anjiyodan sonra eve gönderildi, ben ise yoğun bakıma. Doktor bana “Senin yürümemen gerekir. Her an kalb krizi geçirebilirsin. Seni doğru Kalb ve Damar Cerrahisi bölümüne gönderiyorum” dedi. Allah Allah, ben ölmek üzere imişim de haberim yokmuş.

Sonuçta evdeki hesap çarşıya uymadı. Hesap ettiğim gibi eve dönemedim, yazıma son bir kez göz atıp onu gazeteye gönderemedim. Birkaç gün ön hazırlıklar yapıldıktan sonra ameliyathaneye girdim. Bacağımdan sökülen damar ile tıkalı olan kalbdeki beş damar baypas edildi. Su motoru gibi “pat pat” diye oldukça gürültülü bir şekilde çalışan bir kapacık takıldı. Cerrahlar sekiz-dokuz saat içimi, dışımı kesip biçtiler. (Sorunumu anlattığım bir arkadaş şöyle dedi: “Kalbdeki damarların sayısı zaten beştir. Altıncısı yoktur.” Gerçekten öyle mi, değil mi, bilmiyorum.)

Yattığım hastanelerde en çok bir İngiliz kadınını özledim. Hani eskiden her sağlık merkezinde fotoğrafını gördümüz parmağını dudaklarına götüren ve “sus” işareti yapan hemşire hanımı. Hastanelerimiz gereksiz yere çok gürültülü. Eskiden buraları daha sessizdi.

İşin sıkıntılı ve üzücü yanı olduğu gibi hoş yanları da vardı. Bunlardan beğendiğim birkaçı şunlardı: Facebook arkadaşlarımdan biri “Fermuarlılar kulübüne hoş geldiniz” diye bir mesaj gönderdi. Gerçekten de kaburga kemiklerinin kırıldığı göğüs kısmında zipe benzer izler oluşmuş.

Bir de doktorların ve sağlık hizmetlilerinin kullandıkları nazik dile hayran kalmamak elde değil. En sık kullandıkları jargonlardan biri şudur: “Derin nefes al ve tut”. Bunun Türkçesi ise şudur: “Canını yakacak bir şeyler yapacağım. İşkenceye hazır ol!”

Teşekkür:

Etik Hastanesi, Nalbantoğlu Devlet Hastanesi ve YDÜ Hastanesi’nde hizmeti geçmiş olan tüm doktorlara ve sağlık personeline;

Kan vermeye koşan gönüllü gençlere (18-45 yaşlarında olmalı, şişman olmamalı, sigara içmemeli ve son günlerde alkol almış olmamalı);

Hal hatır soran, geçmiş olsun dileklerini ileten hısım akrabaya,  eşe dosta;

Beni yalnız bırakmayan ve her türlü desteği veren aile efradına;

Yazılarım bir süre yayımlanmayınca, gazeteden niye kovulduğumu anlamak için telefon eden, dolayısıyla eksikliğimi hisseden okurlara;

Yenilenmiş olan tüm kalbimle teşekkür ederim.