Beyaz zeminde, altta ve üstte kırmızı iki çizgi ve çizgilerin ortasında ay ile yıldız.
Beyaz zeminde altta ve üstte iki mavi çizgi ve çizgilerin ortasında Davut yıldızı.
Birincisi KKTC bayrağıdır.
İkincisi İsrail bayrağı.
Çizgilerin benzerliği birçoklarını hayrete düşürmüştü ve çeşitli komplo teorileri kurmuşlardı.
Hele, KKTC’nin ilanından sonra KKTC bayrağının Türkiye’den, Hürriyet gazetesi tarafından getirildiğini bilenler, komplo teorilerinin dehşetlisine imza atmışlardı.
Yok, yok bu yazı KKTC bayrağı üzerine bir yazı olmayacak.
Zaten konu bu değil gündemde de değil.
Malum KKTC kimlik kartlarının eski hali de KKTC bayrağına benziyor.
Sağ üst tarafta kocaman bir KKTC bayrağı kimliğe damgasını vuruyor, ki bende hala o kimlik var.
Dünyada muhtelif ülkelerde o kimliği kullandım.
Amerika, Texas eyaletinin başkenti Austin’de, Beyza Saray’a benzeyen devasa eyalet meclisi binasına gireceğimde, güvenlik görevlileri kimlik kartımı görmek istemişlerdi.
KKTC kimlik kartımı uzattım.
Uzattım ve yaklaşık 45 dakikalık bir beklemeye mahkum oldum.
Bizim kimlik, sıra sıra bütün odaları gezecekti. Son olarak eyalet meclisi dış ilişkiler sorumlusu Washington’daki Dışişleri Bakanlığı’na soracak ve onay alacaktı.
“Hiç işleri yok” diye söylenmiştim, çünkü ben Amerika’ya KKTC pasaportu ile girmiştim.
Aynısı, Washigton’daki Dışişleri Bakanlığı binasında tekrarlanmayacaktı.
KKTC pasaportumu gören kapıdaki görevliler “bir günlük ziyaretçi” kartımı derhal vereceklerdi.
Benzeri Brüksel’deki Avrupa Birliği merkezinde de oldu.
Ama bir farkla. Oradaki görevliler KKTC kimlik kartını tanıyorlardı ve o kimlik karıtyla girişe izin verip vermeyeceklerini bilmiyorlardı.
Neyse ki onlar beni fazla bekletmemişlerdi. Kısa bir tartışmadan sonra KKTC kimlik kartımı alıp “bir günlük ziyaretçi” kartını vermişlerdi.
***
“Bir şehir en iyi yürüyerek gezilir…”
Bu sözün sahibi rahmetli Haşmet Gürkan idi.
Ben ona “Lefkoşa’yı en iyi anlatan adam” derdim.
Bizim nesil Lefkoşa’yı onun yazılarından öğrenecektik.
Ben daha şanslıydım ve son döneminde Lefkoşa’yı onunla yürüyerek gezme fırsatım olmuştu.
Her sokağı ve o sokakta yaşayanların hikayesini biliyordu.
Her taşın tarihini anlatıyordu.
Ve bana sık sık tavsiyede bulunurdu, “bir şehri tanımak istersen yürüyerek gezeceksin. Ama yürümeden önce yüksekçe bir yere çıkıp o şehri kuşbakışı inceleyeceksin…”
Rahmetlinin bu tavsiyesi hep aklımdadır.
Kudüs’e gittiğimizde de bu tavsiyeye uymuş ve eksi şehri gezmeden önce Zeytin dağına çıkmıştım.
Museviler, kıyamet gününde, Yahudilerin kurtarıcısı Mesih’in Zeytin Dağı üzerinden Kudüs’e geleceğine inanırlar. Bu nedenle dağın yamaçlarında Zekeriya ve Abşalom mezarlıklarında yaklaşık 150.000 bin musevi mezarı bulunur.
Hıristiyanlar, Hz. Meryem’in oğlu Hz. İsa’nın Zeytin Dağı’nda Allah’a ibadet ederken kendisine peygamberlik görevi verildiğe inanırlar. Hz. İsa Roma askerleri tarafından çarmıha gerilip öldürüldüğü yerdir aynı zamanda Zeytin dağı.
Müslümanlar ise ahrette hesaplaşma günü, sırat köprüsünün Zeytin dağı ile Kidros vadisi arasında kurulacağına inanırlar.
Anlayacağınız üç büyük dinin kutsal saydığı ve paylaşamadığı bir yerdir. Zeytin dağı.
Zeytin dağından baktığınızda muhteşem bir Kudüs manzarası vardır.
Sağ tarafta altın rengi kubbesiyle parlayan El Aksa, hemen altında Yahudilerin kutsal Ağlama Duvarı, karşıda birçok Hıristiyan kilisesinin çan kuleleri ve surlarla çevrilmiş eski şehir.
Bir yanda uhrevi hikayeler sarmalına alır sizi, diğer yanda tarihin beşiği Kudüs etkiler.
Kudüs’ün daracık sokaklarında dolaşıp büyük tahta bir kapının önüne geldiğimizde Yahudi mihmandarımız “benden buraya kadar, içeriye girmem yasak” demişti.
Kapının önünde tam teçhizatlı İsrail askerleri kimliklerimize bakıp gülümsemişlerdi kendi bayraklarına benzeyen iki çizgiyi görünce.
Kapı El Aksa’ya açılıyordu ve Müslüman olmayanların girmesi yasaktı.
Aynı yasağa Mekke’de de rastlayacaktık ve niye yasak olduğunu anlamayacaktık.
İsrail askerleri büyük kapıyı açıp geçmemize izin verdiler.
Kapı, genişçe taş bir avluya açılıyordu.
Girer girmez karşımıza bu kez gençten sivil Filistinliler çıktı.
Kimliklerimizi görmek istediler.
Şaşırıp birbirimize bakmıştık. Bunlar kimdi ve niye kimlik kontrolü yapıyorlardı?
Tartışmaya girmedik. Sonuçta amacımız gerginlik yaratma değil El Aksa’yı görmekti.
Çıkarıp kimliklerimizi uzattık.
Uzun uzun incelediler ve “başka kimliğiniz yok mu” diye sordular.
“Yok” dedik.
“Bunlar kimlik değildir, başka kimlik gösterin” diye tutturdular.
İşe bak, El Aksa’nın avlusuna kadar gelmiş ama onu yakından görememe tehlikesi oluşmuştu.
Ben, gazetecilik refleksi ile “siz kimsiniz, yasal olarak kimlik sorma yetkiniz var mı” diye mavra çıkarmaya hazırlanırken, yanımızdaki tecrübeli bir arkadaş coğrafya dersi vermeye başladı yolumuzu kesen Filistinli gençlere.
“Kıbrıs, Kuzey Kıbrıs, Müslüman devlet KKTC….”
“Müslim Müslim” diyerek içeri girmemize izin verdiler.
Ve böylece KKTC’yi ve KKTC’nin çoğunluğunun Müslüman olduğunu da öğrenmiş oldular.
***
Tıpkı Lefkoşa gibi bölüşülemeyen bir başkenttir Kudüs.
Bir tarafta Yahudiler, diğer tarafta Filistinliler, onların arasına sıkışmış azınlık Hıristiyanlar.
Birçok kimlik Kudüs’e sahip çıkmak için tepişip duruyor.
Uygarlıklar savaşı değil, kimlikler üzerinden var olma ve hakimiyet kurma savaşıdır olup biten.
O ortamda dert etmedim tanınmayan “kimliğimizi.”
Sadece şunu düşündüm;
Bayramın birinci günkü aile sofrasının Zeytin dağında kurulduğunu.
Ancak bir sofrada huzur ve barış içinde olur tüm insanlar.
Ve tüm kimliklere saygı göstermenin huzurunu ancak bir sofrada yaşarlar.
Kimliğimizi şekillendiren bu kültür de bizim genlerimizde vardır.
Herkese iyi pazarlar, sofranız bol ve bereketli olsun…
































