Atatürk İlkokulu’nun çocukları,
Yenicami İlkokul Öncesi Eğitim Merkezi’nin minikleri okul bahçesinde oynarken,
Kulaklarım çınlıyordu.
Yenicami’nin bahçesine oturmuş,
Biber ağaçlarının gölgesinde Lüzinyanlardan kalma yıkıntıya bakıyordum…
***
Dedim ya,
Kulaklarım çınlamıştı.
Altmışlı yılların başında o okul bahçelerinde bizler de koşuşturuyor, dizlerimizi kanatıyorduk…
***
Cami kapısı henüz kapalıydı.
Sanki okula bitişik yerde kırtasiyeci Kurtuluş dükkanından başını uzatacak gibiydi,
Sanki okul çantamı yere düşürmüşüm de,
Ortalığa saçılan defter kalemi toplar gibiydim…
***
Bir arkadaşı bekliyordum ki az sonra gelmişti.
Oturup sigaralarımızı içerken karşıdan gelen birinin,
Badem bıyıklarından caminin imamı olduğunu anlamıştım.
-Hoş geldiniz, camiye mi bakmak istiyorsunuz, deyince,
İçimden neden olmasın diyerek,
-Evet, dedim, iyi olur…
***
Camiyi gezerken görevli bize nezaket göstererek detaylı bilgi verdi.
Az sonra içeriye bir ilkokul çocuğu girdi.
Görevli ona sevgi ile yaklaşıp,
Bize dönerek,
-Okuldan sonra buraya geliyorlar,
Kur’an nedir, Peygamber nedir gibi din bilgileri veriyoruz; bunlar da lazım, dedi…
***
Görevli kendini de tanıttı.
İki yıllığına Türkiye’den gelmiş ve bu camide görev yapıyordu…
***
Bizim çocukluğumuz da o ibadet yerlerinin etrafındaki okullarda geçmişti.
Ancak hiçbir imam bize din bilgisi dersi vermeyi,
Ve bunun için bizi camilerde toplamayı kendine görev edinmemişti.
O dönemlerdeki Din İşlerinin veya Müftülüğün aklına böyle şeyler gelmezdi zaten…
***
Bunları imama anlatmadım…
***
İbrahim Aziz bana kitap getirecekti emaneten Şener Levent’in yanına bırakmıştı.
Dönüşün Şener’e uğradım.
Şener Levent’in odasına girerken, Ali Osman beni bir polis edası ile yoklamaya başladı.
İki elini tepeden tırnağa vücudumun kenarlarında gezdirdi.
Durum normaldi; temiz çıkmıştım…
***
Muhabbetimiz bu espri ile başladı ve giderek koyulaştı.
Kahveyi de koyu içiyorduk…
***
Ama ona imamı anlatmadım…
***
Eve gelince İbrahim Aziz’in “Perde Aralığından” adlı kitabını karıştırmaya başladım.
Kitapta ilgi çekici bir olay var, şöyle:
Ankara Yenişehir Postanesinden bir mektup Kıbrıs’a postalanır.
Dali’ye.
Derviş Ali Kavazoğlu adına.
Tarih: 30 Ekim 1964.
Yani olaylar çoktan patlak vermiş,
Avukatlar çoktan kurşunlanmış.
O tarihte ortalık adamakıllı karışık.
Lefkoşa’da tüm yollar kesilmiş.
Türk ve Rum kesimleri arasında posta, telgraf gibi iletişim yolları kapalı olduğu gibi, Türkiye’den de bu iletişim yollarını kullanmak mümkün değil.
1964 yılında Ankara Yenişehir’den gönderilen mektup,
Dali’ye 2 mart 1967 tarihinde ulaşır ancak.
İki yıl, dört ay, iki gün sonra.
Kavazoğlu çoktan katledilmişti 1965 Nisanında…
***
Mektupta şu kısa not vardı:
“Alçak…
Canının cehenneme gideceği gün yakındır.”
***
Anlatayım dedim…
































