“Geçen haftaya” dönüp bakarken canım sıkıldı! Yokluklar, mücadeleler, savaşlarla geçen yetmiş küsur yıla karşın layık olmadığımız hayatlar yaşadığımızı düşündüm! Oysa görevimizi yaptığımızı, özgürlük ve egemenliğimize kavuştuğumuzu hatta devlet olduğumuzu zannediyorduk. Meğer henüz biçilip dikilmemiş bir elbise kumaşı gibiymişiz! Nitekim kesip biçip dikip giydirmek için müzakereler yapıyorlar!
Sonra birden titredim! Allah’ın rahmeti üzerlerinden eksilmesin. Dedelerimiz ninelerimiz, babalarımız analarımız bize istikrarlı ve mutlu günler hediye etmek için çok çalıştılardı. Çok mücadele ettiler hatta o gelecekleri kurtarmak yollarında öldülerdi. Tek hedefleri vardı “mefkûre” dedikleri: Çocuklarına, gençlere, bizlere yaşanabilir bir vatan, kendimizi yöneteceğimiz bir devlet bırakmak.. Başardılar da. Hem bir vatan bıraktılar arkalarında hem bir devlet…
Ya bize bırakılan bu vatanla devlete karşılık biz çocuklarımıza, gençlerimize, geriden gelen kuşaklara nasıl bir Kıbrıs, nasıl bir Kuzey bırakıyoruz?
BİLMİYORUM: Bu nedenle geçen haftanın olaylarına dönüp bakarken bir kez daha “quo vadis” (nereye gidiyoruz)dedim. Gerçekten Kıbrıs adasını Rum halkı ile kardeşçe paylaşıp hep birlikte huzur ve barış içinde mi yaşacağız? Kendi içimizde bile “barış ve huzur içinde” yaşamayı beceremezken hem de!
Avrupalı olmak ne Yunanistan’ı ne Kıbrıs Rumunu ekonomik yönden ileriye taşımaya yetmedi! Hâlâ kurtulmak için çırpınırlarken; istikrarlı yaşamın istikrarlı ekonomi ile sağlandığı gerçekte Kıbrıs’ı nasıl bir çözümle istikrarlı ada yapacağız?
Türkiye’nin yarım asırdır yaptığı parasal ve ötesi türlü çeşitli yardımlarına karşın hâlâ kendi ayaklarımız üzerinde duramazken; “durmak” bir yana, hangi çözümle, nasıl bir siyasi gelecekte “büyüyüp yüceleceğiz?
GEÇEN HAFTAYA BAKTIM: İçim daraldı! En büyük güvencemiz Türkiye Erdoğan’la nereye koşuyor dedim! AB’den vizesiz serbest dolaşım hakkı kazanmak üzereyken 72 kriterden biri olan “terör” konusundaki uyuşmazlık nedeniyle bu fırsatın da yitip gittiğini, bizi de kesinlikle olumsuz etkiyeceğini düşündüm. Ve yeni hükümetimize baktım. Hem “kemiyet hem keyfiyet” yönünden ip üstünde düşmeden yürümesi gereken bir cambaz gibi! Tabi düşecek de kaç adım, kaç ay sonra! Bunu düşünürken “istikrardan” söz etmek mümkün mü? Vesselam her şey çok can sıkıcı!
KALİTE VARSA: (HER ALANDA BAŞARILI DA OLUNUR İLERİ DE GİDİLİR.)
CTP kurmayları ömür insanlardır. Mesela onlar için tek “doğru” vardır o da kendi doğrularıdır! Yahut tek ekonomik model vardır o da kendi modelleridir. Veya tek siyasi görüş vardır o da kendi siyasi görüşleridir.
Böylesi saplantıya “statükonun katmerlisi” demez misiniz? Hayır, CTP kurmayları için bugüne kadar “öyle geldiği için böyle gitmesi gereken mevcut “Merkeziyetçi hantal devletçilik” statüko değildir. Aksine devlet kurumlarının özelleştirilmelerini önlemek ve “devletçiliği” güçlendirerek sürdürmek gerekir! Ki asla özelleştirilemesinler! Bu nedenle Sn. 2. Cumhurbaşkanı Talat çok üzülüyor. Çünkü UBP ile Hükümette iken yazık ki “statükoyu sarsacakları sosyoekonomik yasaları çıkartamadılar…”
Gam değil: Nasılsa bu hükümet gider CTP her hangi bir siyasi parti ile yine gelir. Bu kez (aslında yarım kalan hiçbir işleri yoktu çünkü başlayamadılardı bile) yarım kalan büyük darbelerini gerçekleştirirler! Diyelim ve kurulduğu günden beridir hayır yüzü görmeyen Sosyal Sigortalara bakalım
MEMLEKETİN SİGORTASI: Borcu azalacağına artıyor. Son açıklamalara göre 71 bin kişinin primini ödediği artık “Tek Sosyal Güvenlik Sistemi” diye andığımız Sigortamızın sigortası çoktan attı! Mesela deniyor “yatırılan bu primler 29 bini aşkın sigorta emeklisi ile 200 dolayındaki daire çalışanının maaşlarının ödenmesine bile yetmiyor!” Ve ne oluyor Sosyal sigortalar Dairesi her ay bir bankadan borçlanmak zorunda kalıyor. Nitekim 7 Bankaya 109 milyon TL borçları varmış!
Eee, bu memlekette hangi hükümet bu koşullarda ayakta durabilir ki? Buna karşılık yıllardır özelleştirmelerle sırtındaki türlü çeşitli “devlet sektörleri” kamburunu silkip atarak az biraz soluklanmaya bile “şartlarımıza uymaz” denilerek karşı çıkılıyor! Ve bizatihi devlet, olanaklarını da kullanarak memleketin özele ait ticari ve ekonomik sektörlerini yüklenerek, tüccar, sanayici, sucu, sütçü, hayvancı, çiftçi oluyor! Fakat sonra asıl ne oluyor? “Batıyor kardeşim batıyor!” İşte Sosyal Sigortalar” gerçeği!
FAKAT YÜKSELENLER DE VAR. Ve ne diyor adam. “Kalite varsa ambargo yoktur.” Cypffuvex’in Yönetim Kurulu Başkanı Uğur Kemal Saygılı söylüyor bunu. Ve diyor ki “15 yıl sonra AB pazarlarına girerek Hollanda ve İngiltere’ye ihracat yaptık. Irak’a bile mandalina gönderdik… Ürünlerde kalite olduğu sürece ambargolar etkisiz kalacaktır… (İşte doğru laf budur!) Bu Doğruya bir doğru daha katmak gerekirse o da şudur: “Malın varsa satarsın. Pazar çok. Yeter ki kaliteli olsun…”
Bu nedenle ikide birde kurtlu patatesler Mersin gümrüğünü aşamaz diye memleketi ayağa kaldırmaya, Türkiye hellim yapıyor diye yeri göğü inletmeye gerek yoktur. Kaliteli malın varsa Antartika’nın eskimosuna bile satarsın.
KISACA TAKILDIĞIM: İNSANLARIMIZ NE ZAMAN KURTULACAK.
KKTC’nin siyasi sorunu kadar kronik kadersel sorunları vardır! Ne yapılsa yapıştıkları yerden kazınıp atılamıyorlar!
Birisi artık “alameti farikamız” olmuş çevre kirliliğidir! Ne STÖ’lerinin temizlik kampanyaları ne ilgili yayınlar ne bağırıp çağırmalar pisliğin önüne geçemiyor! Diğeri her gün kazaları daha çok artan trafik sorunudur. Ölümlere ağır kazalara rağmen sürücüler gitgide daha süratli araba kullanıyorlar! İnadına ve ölümüne!
Üçüncüsü Uyuşturucu ve alkol bağımlılığıdır: Fekâketi her gün dünden daha fazla, dünden daha düşündürücü çoğalıp yoğalıyor!
Çözüm mü? İnsanlarımız işsizlikten, borçlarından, ekonomik istikrarsızlıklardan, siyasi sorunun uzayıp gitmesinden, hukuk dışına itilmişcesine kaderleri ile yalnız kalmışlık duygularından… Kurtulduklarında bu sorunlar da azalmaya başlayacaktır!
































