Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Röportaj

”Doğal gaz devletin değil halkların”

“KAYNAKLAR TÜM İNSANLAR İÇİN”: Uluslararası Hukuk Profesörü Harry Tzimitras, BM Genel Kurulu’nun 1962 tarihli Doğal Kaynaklar Üzerinde Daimi Egemenlik Kararı temelinde, doğal kaynakların halklara ve milletlere ait olduğunu söyledi

“ORTAK MEB İMKANSIZ”: Yunanistan ve Kıbrıs’ın MEB’lerini birleştirmeleri tartışmasını, şu an için pratikte anlamsız bir tartışma olarak niteleyen Profesör Tzimitras, “Birincisi, Yunanistan’ın ilan ettiği bir MEB yok. İkincisi, uluslararası hukukta Münhasır Ekonomik Bölgelerin birleştirilmesi diye bir nosyon yok” dedi

“ULUSLARARASI TOPLUM İHTİYATLI: Tzimitras, uluslararası toplumun konuya hem siyasi hem de hukuki nedenlerle ihtiyatlı yaklaştığını söyledi ve “Siyasi konjonktür ciddi şekilde hesaba katılıyor. Yasal olarak da, durum net veya siyah beyaz değil” dedi

Esra AYGIN
Uluslararası Hukuk ve Uluslararası İlişkiler Profesörü Harry Tzimitras, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1962 tarihli Doğal Kaynaklar Üzerinde Daimi Egemenlik Kararı temelinde, doğal kaynakların halklara ve milletlere ait olduğunu söyledi. Tzimitras, “Bu kararda genel kurulun sadece halklardan ve milletlerden bahsettiğini, asla devletlerden bahsetmediğini açıkça görebilirsiniz. Tabii ki devlet, halkları temsil eder ve halklar adına eylemlerde bulunur” dedi. Kıbrıslı Türklerin prensipte doğal kaynaklardan elde edilecek gelirlerde hak sahibi olduğunu belirten Profesör, cevaplanması gereken sorunun bu haktan nasıl faydalanacakları olduğunu söyledi.
Kıbrıs’taki kapsamlı çözüm müzakerelerinin askıya alınmasına kadar varan bir gerginliğe neden olan doğal gaz arama çalışmaları ile ilgili Havadis Gazetesi’ne bilgi veren Deniz Hukuku Uzmanı Tzimitras, son zamanlarda yeniden gündeme gelen Yunanistan ve Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölgelerinin birleştirilmesi tartışmasını anlamsız bir tartışma olarak niteledi ve “Böyle bir şey iki nedenle mümkün değil: Birincisi, çünkü Yunanistan’ın ilan ettiği bir Münhasır Ekonomik Bölgesi yok. İkincisi, Yunanistan’ın ilan ettiği bir Münhasır Ekonomik Bölgesi olsaydı bile, uluslararası hukukta münhasır ekonomik bölgelerin birleştirilmesi diye bir nosyon yok” dedi.
Tzimitras, uluslararası toplumun tepkisinin Kıbrıslı Rumların beklediği kadar sert olmamasının nedenini ise şöyle açıkladı: “Bunun iki nedeni olduğunu düşünüyorum. Birincisi, tamamen siyasi konjonktüre bağlı nedenler. Batılı güçler Türkiye’nin bölgede güçlü bir ülke olduğunu biliyorlar ve özellikle de şu anda bölgedeki IŞİD gibi sorunlara karşı oluşturmak istedikleri birliktelik açısından Türkiye’ye çok ihtiyaçları var. İkincisi, yasal olarak durum net veya siyah beyaz değil.”

İşte Tzimitras’ın Havadis Gazetesi’nin sorularına verdiği cevaplar:

Türkiye’nin BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf olmaması şu anda Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölge olarak ilan ettiği alandaki durumu nasıl etkiliyor?
Tzimitras: BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin bazı hükümleri – ki Münhasır Ekonomik Bölge ile ilgili hükümler bunlar arasındadır – uluslararası teamül hukuku haline gelmiştir. Yani sadece sözleşmeye taraf olan devletleri değil, uluslararası toplumun tüm devletlerini bağlama kapasitesi olan ilkeler haline gelmişlerdir – ve İsrail ve Türkiye gibi sözleşmeye taraf olmayan ülkeleri de bağlarlar. Türkiye’nin Kıbrıs’ın MEB olarak ilan ettiği alanlardaki faaliyetlerinin genelde hem Münhasır Ekonomik Bölge hem de kıta sahanlığı ile ilişkisi var. Aynı zamanda, Türkiye’nin bu bölgelerde hem kendi hak iddiaları, hem de KKTC ve/veya Kıbrıslı Türkler adına yaptığı hak iddiaları var. Yani karşımızda birbiri ile bağlantılı dört unsur var.

Kıbrıs’ın Türkiye ile Münhasır Ekonomik Bölge sınırlandırma anlaşması yapmaması Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölgesi’ni tartışmalı kılar mı?
Tzimitras:  Bunun net bir cevabı yok. Nerede durduğunuza ve yasayı nasıl yorumladığınıza bağlı. Her iki tarafın da yasal olarak çok güçlü argümanları var. Kıbrıs, adanın güneybatı, güney ve güney doğusunda, Mısır, Lübnan ve İsrail ile Münhasır Ekonomik Bölge sınırlandırma anlaşmaları yaptı. Türkiye coğrafi olarak güneydeki bir kıyı devleti değil. Ancak, adanın coğrafi olarak bir bütün olduğu önermesinden yola çıkarsak, o zaman adanın etrafının tümünü kapsayan bir düzenlemeye ihtiyaç var diyebiliriz. Burada enteresan olan şu: Şimdiki sorun, Kıbrıs’ın batısında değil – ki Türkiye’nin adanın batısında bir iddiası olması çok daha anlaşılabilir olurdu. Sorun, adanın güney ve güneydoğusunda – yani Kıbrıs Cumhuriyeti ile İsrail ve Lübnan arasındaki sınırlandırma anlaşmalarına tabi olan bölgede. Türkiye’nin bu bölgelerde KKTC veya Kıbrıslı Türkler adına yaptığı hak iddiaları var. Ve dediğim gibi, aynı zamanda, Türkiye’nin ada etrafındaki eylemlerinin genel olarak hem Münhasır Ekonomik Bölge hem de Kıta Sahanlığı ile ilişkisi var. Kıta Sahanlığı bağlamında Türkiye’nin iddiaları hakkında şunlar söylenebilir. Türkiye, bir önceki BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne, yani 1958 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraftır. Ve bu sözleşme, yeni sözleşmeyi yani 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni imzalamamış ülkeleri hala bağlamaktadır. Yani, bir önceki Deniz Hukuku Sözleşmesi ve buradaki Kıta Sahanlığı hükümleri Türkiye’yi bağlamaktadır – o sözleşmede Münhasır Ekonomik Bölge geçmiyordu. Türkiye 1958 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni temel alarak ve bunu yorumlayarak, ilk olarak 1973 yılında ortaya attığı Kıta Sahanlığı argümanını kullanıyor: “Adalar, Kıta Sahanlıkları üzerinde tam iddia sahibi olamazlar. Sahil şeritleri, nüfusları gibi bazı unsurlara bağlı olarak kısıtlı bir iddia sahibi olabilirler, ama tam iddia sahibi olamazlar.” Yani, eğer doğru anlıyorsam, Türkiye şunu diyor: Adanın batı ve güneybatısındaki bölgede kıta sahanlığı, Türkiye ile Mısır arasında sınırlandırılmalıdır. Ortadaki Kıbrıs’a ise – ki buna Kıta Sahanlığı içindeki ‘çıkıntı’ adı veriliyor – çevresindeki belli bir bölge verilebilir. İşte, Türkiye’nin adanın batı ve güneybatısındaki hak iddiası bu mantıktan kaynaklanıyor. Tabii bu, adaların ve özellikle de ada devletlerin Kıta Sahanlığı hakkını net şekilde tanıyan şu anki uluslararası hukuk temelinde sürdürülmesi zor bir pozisyon.

Peki bu iddia başka ülkelerce kabul görüyor mu?
Tzimitras: Kıta Sahanlığı ile ilgili düzenleme her ülkenin kendisine kalmıştır. Bununla ilgili evrensel bir uygulama yok. Her devletin farklı bir uygulaması var. Her ülke kendi kıta sahanlığını ilan etme hakkına sahiptir. Eğer iki ülkenin kıta sahanlığı iddiaları çakışıyorsa ya oturup bunu çözerler veya uluslararası yasal organlara giderler. Yasanın nasıl yorumlandığı ve uygulandığı da burada büyük önem taşıyor çünkü Uluslararası Adalet Divanı ve geçmişte bu tarz konuları ele alan diğer uluslararası mahkemeler her durumda çok farklı kararlar verdiler. Yani bu alandaki içtihat da pek yol gösterici değil.

Peki neden taraflardan biri uluslararası bir merciye ya da mahkemeye başvurup bu işi temizlemiyor sizce?
Tzimitras: Sanırım bunun iki nedeni var. Birincisi, böyle bir adım gerginliğin tırmanması sonucunu doğurur. İkincisi, her dava biraz da piyangodur. Nasıl sonuçlanacağını asla bilemezsiniz.

Yani bu davayı Kıbrıs kazanır veya Türkiye kazanır diye bir tahminde bulunamaz mıyız?
Tzimitras: Hayır kesinlikle. Asla bilemezsiniz. Ve eğer mahkemeye sizin inisiyatifinizle gidilmişse, o zaman bunun sonuçlarına – sizin aleyhinize de olsa – katlanmak zorundasınız. Yani bu yolu izlememek bilinçli olarak verilmiş bir karardı sanırım. Bu da muhtemelen iyi bir fikir, çünkü eğer dava yoluna giderseniz aynı zamanda, tarafları daha çabuk bir çözüme götürebilecek diğer seçenekleri elinizden kaçırmış olursunuz.

Son zamanlarda Yunanistan ve Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölgelerinin birleştirilmesi konusu yeniden gündeme geldi. Bu mümkün mü?
Tzimitras: Hayır. Bu konu ilk olarak rahmetli Cumhurbaşkanı Tasos Papadopulos tarafından gündeme getirilmişti. Böyle bir şey iki nedenle mümkün değil: Birincisi, çünkü Yunanistan’ın ilan ettiği bir Münhasır Ekonomik Bölgesi yok. İkincisi, Yunanistan’ın ilan ettiği bir Münhasır Ekonomik Bölgesi olsaydı bile, uluslararası hukukta münhasır ekonomik bölgelerin birleştirilmesi diye bir nosyon yok. Uluslararası hukukta ortak münhasır ekonomik bölge diye bir şey yok. Bu kadar basit. Bu, şu an için pratikte anlamsız bir tartışma.

Kıbrıs Cumhuriyeti, “adanın doğal kaynakları devlete aittir ve bunlardan elde edilecek faydalardan bir çözümden sonra tüm Kıbrıslılar yararlanacaktır” diyor. Türkiye ise “Kıbrıs’ın kaynakları tüm Kıbrıslılarındır” diyor.

Doğal kaynaklar devlete mi aittir, halklara mı?
Tzimitras: Kanaatime göre, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1962 tarihli Doğal Kaynaklar üzerinde Daimi Egemenlik Kararı temelinde, doğal kaynaklar halklara ve milletlere aittir. Bu kararda genel kurulun sadece halklardan ve milletlerden bahsettiğini, asla devletlerden bahsetmediğini açıkça görebilirsiniz. Dolayısıyla, doğal kaynakların faydalanıcıları halklar ve milletlerdir ve devlet de faydalanma hakkı konusunda onları temsil eder. Buna göre, Kıbrıslı Türkler doğal kaynaklardan elde edilecek gelirlerde hak sahibidir – ki sanırım kimse bunu reddetmiyor.

Öyleyse burada sorulması gereken soru şu: Bu haktan nasıl faydalanacaklar?

Uluslararası toplum, Güney Kıbrıs’ın beklentisinin aksine, Türkiye’nin eylemleri karşısında katı bir tutum sergilemedi ve konuya çok ihtiyatlı yaklaştı. Sizce bunun nedeni siyasi mi yoksa yasal mı?
Tzimitras: Evet uluslararası toplumun tepkisi, sizin de dediğiniz gibi Kıbrıs Cumhuriyeti’nin beklediğinden daha ılımlı oldu. Bunun iki nedeni olduğunu düşünüyorum. Birincisi, siyasi açıdan, siyasi konjonktürü çok ciddi bir şekilde hesaba katıyorlar. Batılı güçler Türkiye’nin bölgede güçlü bir ülke olduğunu biliyorlar ve özellikle de şu anda bölgedeki IŞİD gibi sorunlara karşı oluşturmak istedikleri birliktelik açısından Türkiye’ye çok ihtiyaçları var. İkincisi, sohbetimizden ortaya çıktığı gibi, yasal olarak durum net veya siyah beyaz değil. Uluslararası toplum ihtiyatlı davranıyor, çünkü yasal konular siyasilerin üzerinde gelişigüzel açıklama yapabilecekleri konular değil, Uluslararası Adalet Divanı gibi yetkin organlar tarafından ele alınması gereken konulardır. Tabii ki siyasetçiler de, uluslararası hukuka aykırı olmayan kararlar alabilmek için konunun yasal tarafını eşit derecede ciddiyetle hesaba katmalıdırlar.

Peki bu sorun nasıl çözümlenmeli?
Tzimitras: Öncelikle şunu söylemeliyim, eğer istek varsa bir yol bulunur. Bu çok açık. İkincisi, tüm tarafların aşırı ve kışkırtıcı eylem ve tepkilerden kaçınması gerekiyor. Bu yapılırsa daha dengeli bir anlayış ve yaklaşımın geliştirilmesi için daha uygun bir ortam yaratılmış olur. Bölgesel ve uluslararası gerçeklerin ve takvimlerin dikkate alınması çok önemli, çünkü bugün mümkün olan bir çözüm yarın imkansız olabilir. Bu nedenle bölgesel ve uluslararası ortamı dengeli ve gerçekçi bir biçimde değerlendirmek ve yapıcı bir şekilde olaya yaklaşmak gerekiyor. Ve realizm – tabii realizm yasal haklardan vazgeçmek anlamına gelmiyor – gerekiyor, ama gerçekçi bir şekilde devletlerin değil insanların çıkarının nerede olduğunu değerlendirmek önemli. Her iki topluma da fayda sağlayacak şekilde adımlar atmak önemli. Bu iş uzadıkça içinden çıkılması daha zor bir hal alacaktır. Burada bir aciliyetin söz konusu olduğunu düşünüyorum çünkü hem anlaşmazlık uzadıkça kökleşiyor ve çözümü zorlaşıyor, hem de bölgesel ve uluslararası şartlar sürekli olarak değişiyor. Doğal kaynakların, tüm Kıbrıslıların faydası ve refahı için kullanılması fırsatının kaçırılması çok yazık olur. Hele doğal kaynakların, var olan anlaşmazlığı aşacak bir unsur yerine, yeni tartışmalar yaratan bir unsur haline gelmesi daha da büyük bir yazık olur.