Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Röportaj

“Alay harekete geçti, Rumlar durdu”

21 Aralık’ta başlayan olaylar, 23 Aralık’a dayanmıştı. Hızla ilerleyen saatler, Türk kayıplarını artırıyordu. Daha çok köyde mağdur yaratıyordu. Ve Lefkoşa’nın dayanacak gücü kalmamıştı. Alay Komutanı suskundu… 650 kişi bulundukları noktadan çıksa, yürüse, Rumlar için bu bile yeterdi… “Türkiye harekete geçti” demek, Rumlar için bir tercih noktası olacaktı.

Bunu Rumlar da çok iyi biliyordu.
Dr. Şemsi Kazım, Türkiye’nin harekete geçmesi için her yolu deniyordu. O da biliyordu ki, son saatlere doğru hızla ilerleme başlamıştı.
Dediği gibi, “Lefkoşa düşerse, ada genelinde büyük katliamlar” yaşanabilirdi. Baf’tan, Limasl’dan, Larnaka’dan, Karpaz’dan “dayanacak gücümüz kalmadı” mesajları yağıyordu.

“Kıbrıslı Türklerin dayanma gücü bitmişti”
Dayanma gücü kalmamıştı. Lefkoşa’da Kıbrıslı Türklerin direnci hızla kırılmıştı. Artık son noktaydı. Kıbrıs Türk liderliğinin Türkiye’den beklentisi daha da artmıştı.
“Olmakla olmamak” arasında ince bir çizgi vardı.
Mühimmat da alaydaydı, güç de…
Peki, bu noktadan sonra neler yaşandı, Erkman anlatıyor:
“Tüm mühimmat oradaydı. Esas çarpışmalarda rol oynayacak oydu, Alaydı… Alay komutanı inisiyatif kullanıp alaydan çıkmadı. Çok rahat bunu 650 askeri çıkarabilirdi.
Alay Komutanı Necdet Üruğ Paşa. Daha sonra Genelkurmay Başkanlığı da yaptı. Hanımı da Necla Hanım. Çok sevdiğimiz bir aile Denktaş beyin en Samimi olduğu aile. O dönem albaydı Necdet paşa. 1 yıl daha kalacaktı. Denktaş Bey de batı Akdeniz’e bir gemi seyahati yapıyor, eşi de gitti.
Apar topar Necdet beyi Genelkurmay’a çağırdılar. Yerine Nuri Ersöz diye bir komutan geldi. Kıbrıs davasını tanımayan, bilmeyen bir komutandı.
İki tip komutan var. Komutan ve iyi diplomat olanlarla sadece komutan olanlar. Nuri beyden beklenti Türkiye’yi ikna edip alaydan çıkmasıydı…
Biz Türkiye’ye mesaj veriyoruz. Bu arada da çarpışmalar hızla ilerliyor. Çarpışmalar ilerledikçe, dayanma gücü de kalmamıştı. İrtibatta kesilmişti. Biz devamlı Başbakan İsmet İnönü’ye durumu bildirip müdahale istedik. Israrla müdahalesini istiyorduk, gerekçe belliydi. Muayyen bir sürede can emniyetini sağlayabilirdik.
Müsbet bir şey alamıyoruz. Devamlı da yazıyoruz…”

“Ölüm daha da yakındı”
23 Aralık da geride kalmıştı. Türkiye’den başka dayanak yoktu. Türkiye ise ses vermiyordu. Alay ses vermiyordu. Bölgelerle irtibat kesilmişti.
Şemsi Kazım, her gün irtibat içinde olduğu dava arkadaşlarının ölü mü sağ mı olduklarını dahi bilemiyordu.
Bölgeler düşüyordu… “Larnaka düştü”, “Geçitkale düştü” haberleri artık daha yakınlara bırakmıştı kendini…
“Çağlayan düştü” haberi vardı mesela. Rumlar, “düşüre düşüre” Kıbrıslı Türklerin kalbine, Lefkoşa’nın genelini almaya doğru ilerliyordu.
Tablo iç açıcı değildi.
Şemsi Kazım, yaşayarak anlatmaya devam etti:
“Artık 24 Aralık- 25 Aralık’ta bölgeler düşmeye başladı. Ada genelini bilemiyoruz ama öncelikli hedef Lefkoşa’ydı. Çağlayan düşmüştü mesela. Limasol, Baf ne yapacaktı Lefkoşa düştükten sonra? Lefkoşa’daki Türk bölgeleri tamamen terk edilmişti. Saray Otel önünde dört tane torba. Müdafaa için. Birkaç mücahit… Gidebildiğimiz yere gidiyorduk bakıyorduk. Köşklüçiftlik düşmek üzere…
İnanç bitmeye başlamıştı…”

“Kriptolar sıklaştı”
Tablo buydu Lefkoşa’da. “Hade aslanım, dayan aslanım” ile olacak şey değildi. Mühimmat zaten azdı, giderek tükeniyordu. Tek çare Türkiye’nin adım atmasaydı. Direnç hızla azalmaktaydı.
Şemsi Kazım, o anlara dair düşüncelerini şu sözlerle aktardı:
“Biz devamlı Türkiye’den müdahale talep ediyorduk. Büyükelçilik vasıtası ile kripto gönderiyoruz. Sur içi- Sur dışı bakıyorum, o yolun içerisinde de birkaç torba ve mücahit kalmıştı. Direnç giderek azalmış…
Nikos Sampson öncülüğündeki taarruzda son olarak Küçük Kaymaklı düştü. Vatandaşlarımız teslim olmamak için Hamitköy’e geriledi. Zaten Hamitköy yüzlerce çadırla en büyük göçmen bölgesi olmuştu. Mühendislerimiz işçilerimiz gece gündüz çalışarak Hamitköy’e yol yapmıştık. Rum tarafından gitme durma durumumuz yoktu.”

Son mesaj, “Çember daraldı”
TC Büyükelçiliğinin kapıları artık daha sık çalınıyordu… Mesajı götürmek için bile mücahitler “kelle koltukta” gidip geliyordu.
Dinlemeye devam ediyoruz:
Biz, Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan birisini TC büyükelçiliğine gönderiyorduk. Ve o adam Hisardan atlayıp gidebilmişti son mesajımızı götürmeye. Mesaj netti, çember daralmıştı.
Ne vardı mesajda:
“Artık Kıbrıs Türkü’nün müdafaa ya da herhangi bir direnme durumu kalmamıştır. Mühimmat bitmiş, birçok yer düşmüştür. Kesinlikle Kıbrıs Türkünün son inancı çarpışması ve direnişidir. İstesek de daha fazla direnemeyiz. Sağ olsun Anavatan, sağ olsun Kıbrıs Türkü” dedik.
Sadece Dr. Fazıl Küçük değil, hepimiz bu kriptolara imza koyuyorduk.

Ve nihayet 25 Aralık…
“Bu son gönderilen mesajdan sonra…” dediğinde Şemsi Kazım, konuşmalarında da bir rahatlama başlıyor.
Öyle ya, 21 Aralık ve devamındaki 5 gün oldukça hareketliydi. 103 köyde ölüler, yaralılar, göçler vardı. Gözler semadaydı, “Türkiye gelirdi” belki. Alay da yürürdü belki.
Şemsi Kazım ve diğerleri… 100 saattir uykusuzdu. Ya kliniğinde yaralılarla uğraşıyordu, ya kriptoları hazırlamakla meşguldü. Mevzileri gezip mücahide moral veriyordu kimi zaman, kimi zaman “Sefir” görevini yerine getiriyordu.
25 Aralık olmuştu… Acıyla, umutsuzlukla umur arasında, olmakla yok olmak arasında 21 Aralık, 22 Aralık, 23 Aralık ve 24 Aralık 1963 geride kalmıştı.
Gülen gözlerle anlatıyor 25 Aralık’ta yaşananları Şemsi Kazım:
“Son gönderilen mesajdan sonra 25 Aralık 1963’te ortalık kararmadan önce jetler uçmaya başladı. Bu sırada Alay da yürüyüşe geçti. Askeri yürüyüşle Gönyeli’ye geldi.
Başpiskopos Makarios, Cumhurbaşkanı, akıllı ve kurnaz birisiydi. Kıbrıs davasını lehlerine sonuç alacak şekilde idare etti.
Hemen bunu Makarios aldı. 100 saat Kıbrıs Türkü’nün bence bütün dava esnasında en kritik en kritik, en ümitsiz, en sıkıntılı devresini yaşadı. Bu esnada İngiltere garantör. Bir kez bile memur gönderip durum ne diye sormadılar…
Gençlerimiz, yeni politikacılarımız bilsin ki, kritik noktada güvenebileceğimiz nokta Türkiye’nin garantörlüğüdür.
Makarios bunu öğrenirkenden ne yaptı? Kurnazca algıladı… Nasıl mı? Jetler uçtu, alay yürüdü. Hemen İngiltere’yi devreye soktu. Ve açıklama yaptı. Londra Konferansı ayarlandı ve müdahaleyi önlemeye soyundu. Bunda da başarılı oldu.”

“Makaryos alayın yürüyüşünü seyretti”
Büyük bir sevinç vardı. Uykusuzluğun verdiği yorgunluk gitmişti. Kıbrıs Türk liderliği Cumhurbaşkan Muavinliği Sarayı’ndan izliyordu olup biteni.
“Kim varsa, çocuk gibi birbirimize sarıldık” diyordu Şemsi Kazım.
Heyecanlı ses tonuyla anlatmaya devam etti:
“Uyku düşünecek halimiz yoktu, kurşun yağmuru dinmedi. Mücahit bayraktarı tanımıyor. Mücahitler ya cemaat meclisine, ya Denktaş beye ya da bana geliyordu.
Hayatımın en mühim anıydı bu uçakların uçması… Olay neden buradaydı? TSK neden buraya alay yollamıştı? Türkiye neden garantördü? İşte bu durumda müdahale için… BM’ye hem NATO’ya tescil edilmiş bir durum.
O an Cumhurbaşkanlığındaydık. Dr. Fazıl Küçük ile orada kim varsa birbirimize sarıldık. Orada öğrendik ki Makarios sarayından Alay’ın yürüyüşünü seyretti.”

Ersöz “kendini zor” tuttu
Alay sadece yürümüş, uçaklar da sadece uçmuştu. Bu bile, Türklerin ümitsizliğini umuda çevirmişti. Ama bir ayrıntı vardı ki, Alay Komutanı Nuri Ersiz sadece yürümekle kalmayıp, saldırıya da geçebilirdi. Heyecanlı bir ses tonuyla anlatmaya devam etti Şemsi Kazım:
“Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı yürüdü. Komutan Nuri Ersöz’ün, erken harekete geçmediği ya da Türkiye’yi ikna edemediği için bir rahatsızlığı vardı belli ki. Bize söylenen komutanın asapları bozuldu, hücum etmek istedi. Türkiye bu noktada değildi. Mecbur oldu Bayraktar, Türkiye ile konuştu ve Nuri Paşa hemen geri gönderildi. Yerine ise vakit kaybetmeden Hasan Sağlam Paşa geldi.
Rütbesi Kurmay Albay’dı. Hasan Sağlam Paşa buradan dönünce, Bülent Ulusu hükümetinde Milli Eğitim Bakanlığı da yaptı.
Hasan Paşa Gönyeli’ye geldi. 23 Nisan 1964’e kadar, bir tek alay askeri, bir tek alay aracı Gönyeli’nin dışına çıkmadı. St. Hilarion, Girne yolu hep bizim kontrolümüzdeydi. Her Pazar St. Hilarion’a akardı Kıbrıslı Türkler… Neden çıkmadı. Sordum da kendisine, “o dönem böyleydi” dedi.

“Türkiye ile savaşmaktı” gelinen aşama
İlk sıcak Türkiye askeri ile Rum askerlerinin teması Boğaz bölgesinde olmuştu. Bu da tarihi anlardan biridir. 23 Nisan 1964’te dağ bölgesi düşmüş, Rumlara karşılık Türk Alayı, havanla karşılık vermişti…
“23 Nisan’da dağ düşünce, alaydan bir manga 108’lik havanla gitti. Rumlar toplarla o bölgeyi dövmeye başlayınca Türk askeri karşılık verdi ve durdu Rumlar. Neden durdu Rumlar. Zira bu Türkiye ile savaşmaktı” diye anlatıyor Şemsi Kazım.
“Bizi her zaman kurtaran 650 kişilik alayın varlığı oldu. Türkiye o devrede harekat yapabilecek duruma gelmişti” cümlesi, 25 Aralık’ta, yani 100 saatin sonunda, Kıbrıslı Türklerin artan umutlarını da anlatmaya yeterdi belki.

Yarın: Rumlar, Türkiye ile savaşmayı göze almadı