Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Dohni katliamı nasıl olmuştu? (2)

Dohni (Taşkent) katliamından kurtulan tek kişi olan Suat Hüseyin Kafadar geçen hafta bıraktığımız yerden yaşadıklarını anlatmaya devam ediyor.

SORU: Bu silahlı 5 kişinin arasında sizin köyden olan var mıydı içlerinde?
SUAT KAFADAR: Yoktu… Onlar başka köydendi, tanımam onları. Ama topladılar, Rum okulunda bizi beklediler, bunların içinde bizim köyden olanlar vardı. Orada teslim ettiler bizi, başka köylüydü bunlar, yabancıydılar. Yol aldık, epeyi gittik, geldik Yermasoya’ya. Leymosun’a içeri girmeden orada barikat vardı, polis durdurdu. Dedi “Nedir bunlar?”, içlerinden biri alayvari bir şekilde “Turisttirler!” dedi. Açtı barikatı, geçtik, epeyi gittik… Nereye giderik? Leymosun’a gideceğimize, baypas yolu vardı, o zaman benim hatırladığım Lanitis’in mektepleri vardı, oradan sağa döndü gider. Bir baktım, u… Ben bu köyde işlerdim, Ayafila… Köyün içinden geçtik, dağ köylerine yol aldık, epeyi gittik. Ayafila’dan sonra ne köyler vardı, o köylerin isimlerini ben bilip tanımazdım. Ayafila’yı bilirdim. Epey gittikten sonra, asfaltın yanında bir toprak yol vardı, toprak yola saptı araba, bir 100 metre kadar gitti ve durdu. Durduğumuz yer yüksek, aşağısı düzlük bir yerdi. “İnin aşağıya” dediler, indik…

SORU: Açıklık bir yer miydi yoksa ağaç falan var mıydı?
SUAT KAFADAR: Yok yok, açıklıktı… Oralardan toprak alırlardı, yollara mı koyarlardı, inşaatlara mı, bilmem. İndirdi bizi, yana geçti, sırayla yürüttüler. Bir 100-150 metre kadar da öyle gittik. Ama ben indiğimde gördüm, aşağısı düzlük ve aşağıda binlerce kurulmuş çadırlar vardı…

SORU: 20 Temmuz’da göçmen olan Rumların çadırları belki, yoksa?
SUAT KAFADAR: Hiç ne olduğunu şimdiye kadar bilmem. İndik, yürüdük, 150 metre kadar daha… Öyle bir yere geldik, tepecik… “Durun” dediler, durduk. Biri tanesi “Oturun buraya, toplu olarak oturun” dedi “Komutan gidecek aşağıya, konuşacak, size battaniye, çadır ayarlasın da aşağı çadırlara gideceyik” dedi. İstemediler belli etsinler bize…
SORU: Belki isyan etmeyesiniz diye…
SUAT KAFADAR: Yani, düzlük ve oturduğumuz yerin 20 metre önünde bir duvar vardı. O duvarın altına indi, o ki gidecek komutana konuşsun… Bir tanesi dedi “Üzerinizde sizi tanıtıcı belge ne varsa” dedi “Bir bir kalkacaksınız, geleceksiniz, buraya koyacaksınız” dedi. Herkes kalktı, kimlik kartı, pasaport, çıkarttı koydu, çıkarttı cebindeki cüzdanı bile parayı koydu oraya. “İçin sigara da korkmayın, komutan geliyor” dedi. Derken duvarın altındaki bir el ateş etti. O silah sesini duyarkenden başladılar dört tanesi bizi taramaya, kalkan düştü, kalkan düştü… Mesafe buradan kapı kadar bir yerdi. Yani bir hamlede kalkıp da alaman elinden silahı… Saldırsan, olmaz… Yani 25 metre uzaktan ateş ederlerdi. Biz de yarım ay şeklinde toplu otururduk. Orada bir bağırma, bir çağırma…

SORU: Sizin ailenizden kim vardı?
SUAT KAFADAR: Benim ailemden babam, kardeşim, teyze oğullarım, amca oğullarım vardı, hemen hemen bütün hısım akraba. O esnada ben altta mı kısıldım, nasıl oldu, bir baktım, silahlar sustu. Biz canlı… Ama iki kişi yaralı kaldıydı, bir tanesi amcamın oğluydu, Aydın, diğeri de Susuzlu Niyazi Çavuş, o da yaralı kaldıydı. Onların tabii yaraları çok fenaydı, birinin ayağı koptuydu üzerinden. İnlerlerdi. Ama ondan önce ben Rumların konuşmalarını duyardım. Bir tanesi dedi “Gidelim alalım şiro (dozer) gelelim gömelim kendilerini”, öbürü “Olmaz” dedi, “Geç saatlerini alalım” dedi. Biri dedi “Beytambal galsın saatleri, gel kaçalım, biri görmesin bizi… Gidelim bir dozer getirelim gömelim kendilerini”. Rumlardan bir de dedi ki “Be, bak da canlı varsa kafasından vur kendini kalkmasın”. Geldi, birkaç el duydum ki attı. Bir arkadaşın beyni yarıldıydı, beyni üstüme döküldüydü. Başımda beyin dururdu, belki de ondan derim beni öldü sandılar. Ama nefes bile almazdım hiç. Diğer arkadaşın ağzından kan geldiydi. İnleyenler vardı. “Galiba Kaçtılar?” dedim kendi kendime. Kaçtıklarından emin olmak için kalktığımda bir baktım oradaki duruma. Yani durayım da aman bu da filandı da, ağlayım, bakayım yok.
Kalkarkenden yüz metre hızla koşmaya başladım bir dağın üzerine çıktım. Saklandım.

SORU: Rumlar gittilerdi şiro (dozer) bulsunlar?
SUAT KAFADAR: Evet… O iki yaralıdan bir tanesi “Beni da kaçır” dedi. Neyini kaçırayım, ayak yok üzerinde. 100 metre gitsem, kan kaybından ölecek. Bıraktım kaçtım, yüksek bir dağın üstüne çıktım, beklerdim akşam olmasını bakayım dozer gelirse gömsün kendilerini. Gelmedi, görmedim. Oradan biraz daha uzaklaştım…

SORU: Saat kaçtı bu olay olduğunda?
SUAT KAFADAR: Bir civarı bir şey. Orada epeyi bir zaman bekledikten sonra akşam oldu. Daha emin bir yere çekildim ve yattım. Orada sindim kaldım.

SORU: Ne hissederdiniz?
SUAT KAFADAR: Hiç, hiç kendimi bilmezdim. Kalktığım gibi orada ne var diye bakmadım, koşarak kaçtım.

SORU: Temel kendini kurtarma içgüdüsü…
SUAT KAFADAR: Evet… Hiç aman da bu babamdı, bu da kardeşimdi, durayım da bakayım, hiç… Gece, bütün gece ağacın üzerine çıktım ve saklandım. Bekledim sabah oldu. Ertesi gün bütün gün o ağacın üstünde kaldım. Gündüz yürümezdim, etraf hep insan dolu. Asker, sivil halk, çoban, dağlarda hep insan. Biz sanki de kasaptık, üzerimiz hep kan… Ben beş yerden yara aldıydım, iki tane sıyrık kolumdan geçti, bir tane dizimden geçti, bir tane iki kemiğin arasına girdi, başımdan bir sıyrık geçti. Düşünebilir misin? Hep sıyrık? Deriyi alır giderdi, eti… O şekil. Olay yerinden kurtulduktan sonra sekiz gün sekiz gece dağda kaldım. Oradan Mutluyaka’ya sığındım. Türk köyüydü Mutluyaka ama tabii onlar da Rumların kontrolündeydi.

SORU: İlk kimi gördüydünüz Mutluyaka’da, hatırlar mısınız?
SUAT KAFADAR: Orada bir arkadaşım vardı Besim… Muhtarın oğluydu. Onu gördüydüm.

SORU: Sizi görünce ne yaptıydı?
SUAT KAFADAR: E şimdi o arkadaşla beraber, o da askerdi o zaman dağda. Dağdaydı o da. Ben bilmezdim ki o da dönemedi geri. Ama köye gireceğimde bir çoban buldum, Rumca konuştum, adam kaçmaya başladı, Türkçe konuştum, adam durdu. Dedim “Yahu böyle böyle birisi var köyde, köyde mi?” Baktım, daha lafımı bitirmeden yanımda bulundu. Meğer bunlar korkarlardı ve evlerden takip ederlerdi Rumlar bir şey yapmasın kendilerine diye.

SORU: Gözcülük yaparlardı…
SUAT KAFADAR: Evet! Geldi yanıma, aldı beni, olayı anlattım kendine. Götürdüler bir eve sakladılar beni çünkü Rumlar gelirdi oraya, kontrol ederdi kendilerini. Bunun babası giderdi Limasol’a, izin verirlerdi kendine, köylüye yiyecek getirsin. Muhtardı. Limasol’a gidince yiyecek getirsin hastaneye gittiydi ve Ayhan Halit’i ve Ayten Berkalp’ı bulduydu. “Böyle böyle olay oldu, filan oğlan geldi yaralı, bu bu oldu” dedi onlara. O köyde de biri vardı. Moni’de çalışırdı ve beton çöktüydü, beli kırıktı neydi, alçıdaydı. Ona gelip bakarlardı Kızılhaç… Ona bahane güya bakacaklar ona, Kızılhaç dayandı oraya, attılar bizi ambulansın içine, battaniyeleri örttüler, oradan aldılar beni doğru Ağrotur’a götürdüler.

Orada o zaman Ziya Rızkı Bey üsler bölgesinin sorumlusuydu.Üslerde Leymosun köylerinden kaçan Türk göçmenler vardı.Çok kalabalık insan dolu.Çoluk çocuk aileler… Neyse Ağrotur’a gittiğimde olayı ona anlattım. Ziya Rızkı Bey Lefkoşa ile temasa geçince radyolarda bu katliam haberi yayınlandı, filan da kurtuldu denildi. Rumlar da bu haberi duyduğu için hayatım tehlikeye girmişti. Bu nedenle hiçbir yere bırakmazlardı beni çıkayım. Ağrotur’da koruma altındaydım. Ararsam yola çıkayım, “Yok yok gel buraya yanımıza, kaçma bir yere” der bırakmazlardı. Nihayet bizimkiler, temasa geçerek helikopterle beni gizlice Ağrotor üssünden (Limasol), Dikelya’ya (Larnaka) getirdiler. Orada da yetkililer bizi geldi aldı, karşıladı, olayları anlattık kendilerine… O günden beri yaşantımızı böyle sürdürürük.

SORU: İkinci otobüsten ise haber yok değil mi?

SUAT KAFADAR: Duymadım biri çıksın da densin filan yerdedir, falan yerdedir diye…

SORU: Şimdi dönüp baktığınızda ne hissedersiniz?

SUAT KAFADAR: Allah bir daha böyle şeyleri bize göstermesin. Çok kötü bir şey… Ben kendi kendimden şüphelenirim, nasıl olur da kafayı üşütmedim…

Kaynak:
7 Ekim 2004 tarihli Yenidüzen-Sevgül Uludağ