Bu hafta, Brüksel’de AB Komisyonu’nun Ticaretten Sorumlu Üyesi Malmström ile Türkiye Ekonomi Bakanı Zeybekçi arasında, Türkiye’nin Gümrük Birliği uygulamasında yaşadığı sorunlar masaya yatırıldı ve AB-Türkiye Gümrük Birliği anlaşmasının güncelleşmesi konusunda müzakereler oldu. Uzun bir zamandan beri Türkiye aleyhine gelişmekte olan AB ile üçüncü ülkeler arasında yapılan anlaşmalar dolayısıyla, dış ticaretteki gümrük sorunları ve diğer konulardaki talepler görüşüldü.
Özellikle AB ile ABD arasında geçen yıldan beri başlatılan Transatlantic Ticaret ve Yatırım Ortaklığı, ve AB’nin diğer ülkelerle yapmakta olduğu Serbest Ticaret Anlaşmaları’na Türkiye’nin de dahil olma isteği, bu güne kadar maalesef kabul görmedi. Ve bu yüzden AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı her anlaşmada Türkiye’yi de tek taraflı bağlayan hükümler dolayısıyla mağdur olmaktadır. Türkiye-AB arasında 1996’da yapılan Gümrük Birliği anlaşmasından sonra, bir madde dolayısıyla, AB’nin diğer başka ülkelerle yaptığı anlaşmalar çerçevesinde tek taraflı olarak mükellefiyet altına girmekte ve AB’nin serbest ticaret anlaşmaları yaptığı ülkelerin malları, Türkiye’ye düşük gümrükle girmektedir. Buna karşılık Türkiye’nin malları ise bu ülkelere yüksek gümrük tarifeleri ile girmekte ve Türkiye aleyhine mağduriyet yaratmaktadır.
Son olarak ABD ile sürdürülmekte olan TTYO anlaşmaları için müzakerelere, Türkiye de geçen yıldan beri taraf olmak üzere taleplerini tekrarlamaktadır. Geçen yıl Başbakan iken Sayın Erdoğan’ın ABD’ye yaptığı ziyaretlerin birinde özellikle bu konu üzerinde durulmuş ve ABD Başkanı Obama ile de görüşüldüğü dönemde bu konuya verilen önem tekrarlanmıştı. Ben de bir yazımla konuyu değerlendirmiştim.
O zamandan beri Türkiye’yi de tek taraflı bağlayan bu anlaşmalara taraf olma talebi, hem AB’ye hem de ABD’ye sürekli yapıldığı halde hasıraltı edilmiş ve bu günlere gelinmiştir.
Geçen gün Brüksel’de, TC Ekonomi Bakanı Zeybekçi ile AB ilgili Komisyon Üyesi arasında yapılan müzakerelerde, bu konuda Türkiye’nin eşzamanlı olarak taraf olması yönünde AB’den gerekli düzenlemelerin yapılması istenmiştir. AB Komisyon üyesi ise Komisyonda bir değerlendirme yapılacağını ve güncelleme müzakerelerinin başlaması için AB üye ülkelerinden “yetkilendirme” almaları gerektiğini ifade etmiştir. Bu ifade olumsuz olmamakla beraber tüm üye ülkelerin yetkilendirmeyi ne derecede benimseyeceği tümü benimsese bile epeyce bir formalitelerin süreceği ve kaç yıl alacağı konusunda ucu açık bir cevap olarak değerlendiriyorum. Politik bir cevap olarak da nitelendirilebilir. Ve inşallah olumlu ve erken bir sonuç alınabilir. Ancak bu “yetkilendirme”, taleplere ilişkin müzakerelere başlamak içindir. Yetkilendirmenin ne kadar sürede olacağı, olumlu mu olumsuz mu çıkacağı, olumlu çıksa bile başlayacak müzakerelerin başlaması ve kaç yıl süreceği tabii ki zamana bağlı çalışmalardır. Öte yandan tek taraflı aleyhe sürdürülmekte olan tercihli gümrük politikaları ise uygulamada devam etmektedir. Bu dönem zarfında Türkiye’nin dış ticarette pazar dezavantajı ve iç tüketimde yabancı malların fiyat avantajı olacaktır. Bu hususlar hem ihracatı hem de imalatı etkileyen hususlardır.
Türkiye’nin talepleri; karar mekanizmalarında yer almak, üçüncü ülkelerle AB’nin yaptığı serbest ticaret anlaşmalarına taraf olmak, gümrük birliği kapsamındaki malların serbest dolaşımında önündeki engellerin kaldırılması ve kapsam dışı olan hizmetlerin ve tarımın dahil edilmesidir. Görüşmelerin akabinde Malmström, Türkiye’nin taleplerine destek vereceklerini ancak bunun ABD ile üye ülkelerin onayına bağlı olduğuna dair açık beyanda bulundu.
Sayın Zeybekçi’nin müzakerelerin olumlu olduğu yönünde mesajları var ki bu beyanın aşırı iyimser ve seçimler dolayısıyla olduğu algıları yüksek olmakla beraber, bu memnuniyetle beklenen ve temenni edilen bir husustur. Ancak müzakerelerin diğer tarafı ve yetkilendirmeyi prosedüre koyacak taraf olan AB Komisyon Üyesi’nin, basına yaptığı açıklamada, Türkiye’nin taleplerini ‘destekleyeceklerini, ancak müzakerelerin ne zaman başlanacağı ya da Türkiye’nin karar mekanizmalarına katılımı konusunda bir şey söylemek henüz çok erken’ dedi. Sorunun bir süre daha devam edeceği anlaşılmaktadır.
2- TL karşısında döviz kurlarının bu hafta çok hareketlendiğini gördük. Esasen geçen yıldan beri ve bu yıl içinde oldukça hareketliliğin artması gerek Türkiye’de gerekse KKTC’de olumsuz ekonomik sıkıntılara neden olmaktadır. Özellikle döviz etkisi KKTC’de çok yüksektir. Çünkü ekonomik yapı itibariyle her şey dövize endekslidir. Açık kambiyo rejimi söz konusudur. Bir de dövizler arttıkça artan fiyatlar, maalesef döviz kurları düştüğünde nazara alınmamaktadır. Hep yükselişlere göre fiyatlar oluşmaktadır. Yıl başından bu yana dolarda ve sterlinde ortalama % 11 ve Euro’da %6 gibi artış oldu. Geçen yılın Mayıs ayına göre ise TL’nin dolara göre değer kaybı %24, sterline göre % 18, olmuştur. Alım gücü gittikçe düşmektedir.
Dünya borsalarında bir hareketlenme söz konusudur. Dolarda ABD’nin ekonomik verileri etkili olduğu gibi, cari açığı ve yüksek döviz talebi olan Türkiye’yi ve benzer ülkeleri diğer ülkelere göre daha fazla etkilemektedir.
Geçenlerde KKTC Merkez Bankası Başkanı, dövizle borçlanmayın, dedi. KKTC ekonomisinde yapısı itibariyle, sistemin tümüyle dövize bağlı olduğu sarfınazar edilmiştir herhalde. Yalnız borçlanmalarda değil hayatın her adımında her şey dövize endekslidir. İthalata bağlı, her türlü dövizin geçerli olduğu ve şahısların da şirketlerin de her türlü mal ve hizmet alım satımlarının, kiraların, okul harçlarının, daha sayamayacağımız birçok harcamanın dövize bağlı olduğu herkesçe biliniyor.
Türkiye’de Merkez Bankası tam fonksiyonları ile çalıştığı cihetle, sağlanan imkânlar ve kullanılan enstrümanlarla tamamına yakın muamelelerde ve ayrıca yerli üretimin yüksek olması, maliyetlerle alım ve satım fiyatlarında TL hakimiyeti söz konusudur. Buna rağmen kurlar piyasaları ve enflasyonu etkilemektedir. Ancak KKTC’de Merkez Bankası fonksiyonları çok sınırlı olup, para piyasasına hiçbir etkisi olmadığı gibi, ayrıca KKTC MB Yasası’nda öngörülen ve var olan yetkilerin çoğunluğu da kullanılmamaktadır. Daha ziyade denetim fonksiyonuna odaklanmıştır. Dolayısıyla, sadece dövizle “borçlanmama” hane halkının geneline çözüm değildir. Bu kesime yönelik sadece bir temenni niteliğinde kalır.
































