‘Kocan Kadar Konuş’ filmi, bize sadece konunun değil Ezgi Mola’nın da ne kadar komik olduğunu hatırlattı bir kez daha. Sadece komik dersek elbette ona büyük bir haksızlık etmiş oluruz.
Ezgi’nin hikayesi Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde kurslara katılmasıyla yol alıyor. 15 yaşında, lise birinci sınıfa giderken, bir taraftan da profesyonel olarak tiyatro yapmaya başlıyor. Bir ajansa kaydoluyor. İlk işi, Kartal Tibet’in yönettiği ‘Karate Can’ dizisi oluyor. Liselilerden birini canlandırıyor, zaten kendisi de liseye gidiyor. Sonrasında konservatuvarı kazanıyor, arkasından reklamlar, yeni diziler geliyor. İşte verdiği o röportajdan çok özel kesitler…
Aynadan çocukluğunuza baktığınızda bugüne yansımaları neler oluyor?
Ben çok çocukluğuyla yaşayan biriyim hala. Hani hep, ‘geçmişinizde çok yaşamayın’ derler ama ben hala çoğu zaman çocukluğuma atıfta bulunurum. Kendi içimde ‘buna benzer bir şey hatırlıyorum’ dediğim ya da ‘bu anı istiyordum’ dediğim çok şey var.
Nasıl bir ailenin, nasıl bir kızıydınız?
Esnaf bir baba, ev hanımı bir annenin kızıyım. O dönemin orta halli ailelerinden birinin çocuğuydum. Bir erkek kardeşim var. Yokluk yaşatmamaya çalışan, eğitimime her zaman çok önem veren, ‘sen ne istiyorsun?’ diye soran, beni dinleyen, söylediklerime kulak veren bir ailem oldu. Eksik değil ama fazla da değil yaşadıklarımız ve gördüklerimiz. Normal yani… Şimdi orta sınıf çok fazla kalmadı ne yazık ki, geçiş yok arada, ya herkes çok zengin ya da durumlar çok kötü. Ben 1983 doğumluyum. O zamanlar hali böyle olan son ailelerin çocuklarıyız galiba. 90’larda durumlar değişmeye başladı, 2000’lerde çok farklıydı.
Hep mi eğlenceliydiniz, sonradan mı oldunuz?
Ben çok değişmediğimi düşünüyorum. Tabii ‘her şey değişiyor, dönüşüyor’ diye inandığım o büyük cümleyi de çürütür gibi oldum öte yandan da. Yarım saat önceki gibi değiliz, yarım saat sonra da böyle olmayacağız. İyiye ya da kötüye bir şekilde evriliyoruz. Dolayısıyla kendi içimde de her zaman evrildim. Konumuza dönersek; gülmeyi, güldürmeyi hep sevmişimdir. Dünyadaki en güzel, en bulaşıcı şey.
Evet, siz aslında oyunculukta bir anda parlamadınız. adım adım yükselen bir kariyer hikayesi bu değil mi?
Tabii, 15 yaşından beri bu işin içindeyim. Ben büyüdükçe yaptığım işler de büyümeye başladı galiba.
Oyuncu olmanın en cazip yanı ne sizce?
İşin cazibesini hiç düşünmedim. Şu an oturduğumuz yerde bana kahvemi yapan bey de işini yapıyor, ben de işimi yapıyorum. Yani benim işim bu. Beni çeken tarafı ise; güzel bir film izlediğimde aldığım hazzı, oynarken benim de yaşatabilmem. En keyifli tarafı bu galiba. Hayran olduğum insanlar vardı. Hala da var, olmaya da devam edecek. Dünyanın birçok yerinden müthiş filmler, harika oyuncular izliyoruz. Heyecanlanıp, ‘Ben de onlar gibi kendimde olanı insanlarla paylaşmak istiyorum’ diyordum. Kendimi en iyi anlatabildiğim alan olduğunu düşünüyorum. İşin en ilgi çekici tarafı bu.
Şans hayatınızın neresinde?
Hasbelkader olmuyor tabii, hem çalışmak hem de şansın yaver gitmesi gerekiyor. Doğru zamanda doğru insanlarla karşılaşmak gerekiyor. Yaptığın işlerin hiçbirini unutmamak, o süreçteki arkadaşlarınla hala yan yana olabilmek, birbirinize sarılıp yaptığınız işlerin mutluluğunu yaşıyor olmak, büyük bir şans. Ben şanslı bir oyuncuyum ve şanslı bir insanım. Yaptığınız işlerle, seçimlerle, birlikte oynamak istediğiniz insanlarla da bu şansı yaratıyorsunuz. Öğrencilik zamanlarımda bolluk içinde değildim, her şey ucu ucunaydı. Haliyle doğru seçimler yapıp burada olmak kıymetli oluyor.
‘Seksi, güzel’ gibi kadınsı özelliklerle değil daha çok komik, eğlenceli, tatlı, sempatik, ‘ailemizin kızı’ olarak anılıyorsunuz. Bunun da tadı ayrı mı?
İnsanların empati kurabileceği, dokunabileceği insan olmak benim için keyifli. Ben samimiyeti seven bir insanım. Yaptığım işlerde, bulunduğum ortamlarda elimden geldiğince içten olmaya çalışırım. Dolaysız olmaya çalışırım. Bu da hem hayatıma hem oyunuma yansıyor. Annem ve ablam yaş grubu insanlar, gerçekten de beni gördüklerinde ‘sen bizim ailemizin kızısın’ diyorlar. Bu durumu seviyorum açıkçası, keyifli geliyor bana.
Aşk, hayatınızın olmazsa olmazı mı peki? Yoksa dönem dönem yerine başka şeyler de koyabiliyor musunuz?
Aşk, güzel bir şey ama bu benim için de geçerli, diğer canlılar için de geçerlidir herhalde diye düşünüyorum. ‘Çok da önemsemiyorum’ diyenlerden değilim. Çünkü işime de, aileme de, arkadaşlarıma da, köpeklerime de aşkla bakıyorum. Özel hayatıma da aşkla bakıyorum.
Kıskanç bir insan mısınız?
Yerine göre değişir. ‘Hiçbir şeyi kıskanmıyorum’ diyen insan bile illaki içten içe bir şeyleri kıskanıyordur. Ben de kıskanırım çünkü bu çok insani bir şey. Hırs, öfke, kıskançlık, kırgınlık, kızgınlık, entrika bunların hepsi yüzyıllardır var olan ve bitmeyen tiyatro oyunlarımız, dizilerimiz, filmlerimiz… Hepimizde de oluyor çoğu zaman ama üç yıl sonra da dönüp baktığımızda, ‘ay ne yapmışım’ diyoruz. Hepsi tecrübe oluyor. Ben ders almayı severim, büyük cümleler kurmayı sevmem. Büyük mottolarım yoktur. ‘Bu, böyledir’ demekten hoşlanmam. Çünkü o bugün öyledir ama yarın hiç öyle olmayabilir.
.jpg)
Dublör kullanmayacak kadar cesur bir oyuncu olduğunuz doğru mu?
Filmde dublör kullanmak istemedim evet. Hayal sahnelerimizden birinde, yatağı vinçle 6-7 metre yukarı kaldırdılar ve sonra o yatağın üzerinde önce sallanıp sonra çelik bir korseyle o yataktan kendimi boşluğa bıraktım. Bu sahneden 7-8 tekrar alınmıştır. Sonra yönetmenimiz Kıvanç’ın ‘bu bana yetmedi’ demesiyle yatak 10-12 metreye çıktı. Bu arada Kıvanç’ın da yükseklik korkusu var ve ‘ben olsam yapmazdım’ diyordu. Dublör kenarda bekliyordu ama yine de ben kendim atladım. İyi ki de öyle yaptım. Belki bungee jumping yapmazdım ama işim için bunu yapıyor olmak beni daha çok heyecanlandırdı.
































