Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Lider yöneticiler

Brezilya 2014’te artık eleminasyon başladı mâlum. Hemen ertesine de final ve birilerinin elinde yükselecek bi’kupa var bildik sambacı ülkesinde. Bu kupa bu yıl kimin elinde yükselecek? Tabii ki de şampiyon takımın liderinin elinde yükselecek bi’Kupa 1 sahibini bekliyor. Yakın geçmişte ilk kez Arjantin 1978’de ve de TRT 1’de Hollanda-Arjantin maçının canlı yayınıyla başladı bu canlı maç yayını işleri. O maçı biz  de o an’da izlemiştik ailecek. El Matador’un (Mario Kempes) elinde yükselen bir kupa hâlâ daha hafızamızda. Tabii 74 finalinde de yine Hollanda vardı ama (Batı) Almanların küçük dev adamı Gerd Müller sahnedeydi ve bu efsane o gün yine portakalları eve boş gönderdi. Neyse, yakın geçmişte ise 82’de Rossi mucizesi, 86’da Maradona Ekselansları, 90’da Franz Beckenbauer ve teşkilatı, 94’te Dunga, 98’de Zidane Hazretleri, 2002’de yine Sambacı Ronaldo, 2006’da İtalyan Cannavaro ve ekibi  ve 2010’da Torres, Xavi ve Iniesta rüzgarı esti bildik. Bu belirtilen zat-ı şahanelerin ortak paydasında ne vardı? Tabii ki de liderlik vardı. Lider ile yönetici arasındaki fark ne? Lider grubun önünde yer alır ve bilgeliği, adaleti ve sevgisiyle de grubunu etkiler ve de sürükler bildik. Yönetici ise grubunun arkasında yer alır. Uzman olma şartı aranmaz. Onları sürükleme yetisi de yoktur. Onları sadece arkadan sevk ve idare etmeye çalışır. E spordaki liderler ne halt? Onlara da ‘lider yönetici’ demekte fayda var. Neden mi? E bazen grubun arkasında, bazen grubun önünde ama çokça da grubun üzerinde yer alırlar. Spordaki lider yöneticilik diğer sektörlere göre çok daha meşakkatlidir. Sebebi ise bu işin toplum önünde tesis edilmesi ve sürer durumunun da toplum önünde yer almasıdır. Herhangi bir uluslar üstü futbolcu veya teknik adamın gizli bi’konuşması, ya da bi’demeci küresel anlamda manşet oluyor. Örneğin Sir. Fergie’nin Beckham’a ayakkabı fırlatması, İngilizlerin milli kahramanı Steven Gerrard’ın Galler’de bir taraftara attığı yumruk Rio’da manşart olabiliyor. Sir. Alex Ferguson’un Managing My Life adlı kitabında; “David’i kadroya almamamın nedeni, isminin performansının önüne geçmesidir” demişti. İşte kamuya malolmuş bi’meslek grubu bu performans sporculuğu. Diğer bir uluslar üstü son şampiyon Ancelotti; “Menajerle başkanın arasının iyi olmadığını oyuncu hemen anlar ve ilk çatışmada da bu kartı size atar” demişti bi’konuşmasında. Özetle teknik adam ile sporcu arasındaki çatışmalar her daim kamu önünde yaşanır. İşte burada lider yöneticiler ayakta kalır. Bu tipler her daim insan zenginidirler. E hâl böyle olunca da ‘egemenlik; kayıtsız şartsız taraftarındır’ ilkesi aktifleşir. E bu durumda da taraftar baskısını arkanıza alıp gerek medya üzerinden, gerekse yönetim kurulu üzerinden başkana çakma durumları her daim bakidir. Ya futbolcular üzerinde baskı kurma durumları ne iş? Yeni nesil sporcularda artık eskisi gibi saygı mevhumu ön planda değil. Eskiden teknik adam soyunma odasına girdi mi herkes ayağa kalkar ve de esas duruşa geçerdi. Ya şimdikiler? Kimisi sms peşinde, kimisinin kulağında yüksek volümlü müzik, kimisi cakkada cakkada sakız çiğnemece, kimisi ise bacak bacak üzerinden yayılmaca ve de bayılmaca durumları sözkonusu! E bu durumda ‘kim takar taraftarı’ sözkonusu oluyor. Örneğin Liverpool’un Babası lâkaplı Bill Shankly; “Futbolcu arkadaşlar otobüs inip, taraftar ortasından geçip, dosdoğru soyunma odasına girerken, bendeniz otobüsten en son iniyordum. O anda kalemim hazır bir şekilde taraftarlarıma 20-30 dakika imza verip onların kalbini kazanıyordum. İşte bu yüzden kitleler arkamda duruyor” demişti bi’demecinde. Sonuç mu? Lider yönetici olmak için önce insanların kalbini kazanmanız gerekir.