Köşe Yazarları

2020 Model Mesih


Her şeyden önce şunu söylemek lazım mümkünse bu yazıyı okumadan önce söz konusu diziyi bir izleyin… Malum konumuz Netflix’in çok tartışılan Mesih dizisi. İzleyin diyorum çünkü spoiler vermeden bu dizi ile ilgili bir yazı yazılabilir mi, yazılsa bile yazının hakkı verilebilir mi emin değilim… Bu bakımdan bu satırdan itibaren spoiler uyarısı veriyorum bilginize…

Sen hangi gruptasın?

Diziyle ilgili hali hazırda bir çok komplo teorisi var. Bu yazının konusu bu teorilerden ziyade Mesih’in senaryosu ve izleyicisi üzerinde bıraktığı etki. Diziyi izleyenleri 2 gruba ayırmak mümkün. Birinci grup diziyi izledikten sonra, hikaye içerisinde Mesih rolünü oynayan El-Mesih’in doğa üstü güçleri olan, Tanrı tarafından gönderilmiş biri olduğunu düşünen ve senaryonun bu şekilde gelişeceğine inanan / inanmak isteyen grup. İkinci grup ise El-Mesih’in ilizyonist bir istihbarat ajanı olduğunu ve tüm bu hengamenin klasik bir Amerikan-Polisiye filmi tadında ucuz bir tezgah olduğunu düşünen ve dizinin de bu şekilde gelişmesi gerektiğine samimiyetle inanan grup. Netflix’in senaristleri ise ustaca bir hamle ile her iki grubu da ikna edecek ve diri tutacak argümanları dizinin içerisine yerleştirdiler. 10 bölümün sonunda hala her iki taraf da kendi haklılığını hararetle savunabiliyor… Bu da aslında yine her iki grubun da 2. sezonu heyecanla beklemesi demek…

Benim ilgimi çeken temel konu diziyi izleyen herkesin bir şekilde bu iki görüşten birinden yana taraf olma ihtiyacı hissetmesi… Aslında burada izleyici biraz da kendi dünya görüşüne göre tarafını seçiyor ve bununla birlikte senaristlerin de (Dizinin de) kendi tarafında olmasını talep ediyor… Neden? Çünkü kendi dünya görüşü aslında en doğru olan… İzleyicinin bu ısrarı konusunda biraz düşünmek lazım. Burada tercih edilen inanç (Tanrısal veya Materyalist) ve bu inanca paralel olan anlam arayışı üzerinde biraz durmak lazım diye düşünüyorum…

Herkes bir şeylere inanır…

Netflix yetkilileri diziyle ilgili yaptıkları açıklamada şöyle diyor: “Mesih kurgusal bir eserdir. Herhangi bir karaktere, figüre veya dine dayanmaz”. Senarist Michael Petroni verdiği bir röportajda: “Din, inanç ve siyaset arasındaki çizgileri keşfeden, Ortadoğu’da ortaya çıkmış ve birçok takipçi bulmayı başarmış bir adama, dünyanın verdiği cevabı anlatıyoruz.” diyor.

Dizinin felsefesini özetlemek için 2 replik üzerinde durmak isterim birincisi: “Herkes mutlaka bir şeye inanır… Kimisi Tanrıya inanır, kimisi kendine inanır, kimisi paraya inanır, kimisi güce inanır, kimisi erdemli olmaya inanır, kimisi ideolojisinin dünyayı kurtaracağına inanır… Ama herkes mutlaka birşeye inanır…”

Genelde gündemimiz Tanrıya inanan insanlarla, Tanrıya inanmayan insanların birbirleriyle tartışmasıdır. Ancak Tanrıya inanmayanların, onun yerine neye inandıkları konusunu pek tartışmaya değer bulmayız… Aslında tarihsel olarak semavi dinlerin muhalifi olduğu şey “Tanrıya İnanmayanlar” değil, inanmayanların Tanrı yerine putlara tapınmasıdır. “Puta tapanlar” deyince aslında burada aklımıza herhangi bir obje gelmese de “Put” konusunda belirleyici olan kriter, Putların insanların bizzat kendi yarattıkları bir şey olmasıdır. Bunun illa ki tahtadan bir heykel olması gerekmez. Kendi hayatımızın içinde kurgulayıp da sonra tapındığımız şeyler de aslında put kapsamındadır. Mesela paraya tapanlar, güce tapanlar, kendi kariyerine tapanlar, kendi fiziksel güzelliğine veya nefsine tapanlar aslında modern putlar yaratmış ve farkında olsalar da olmasalar da bu yarattıkları tapınmaktadırlar… Putlar, Tanrısal inançtan farklı olarak herhangi bir iddia ortaya koymadıklarından (açıkça) ve kişiye göre de değişkenlik gösterdiklerinden genelde pek tartışma konusu olmazlar. Bu bakımdan Mesih karakteri “Herkes bir şeylere inanır…” teziyle aslında izleyicisine şunu söylüyor: Neye inandığınıza dikkat edin… Tanrıya inanıp inanmamak bir özgür irade konusuyken, putlara inanma konusunda acaba bu kadar özgürlüğümüz var mı? Yoksa içinde yaşadığımız hayat, özgür iradeyi de hiçe sayıp bize kendi putlarını mı dayatıyor?,

“Benim hikayem bu değil…”

Anlamlılık veya anlamsızlık bir insanın hayatında oldukça kritik ve belirleyici duygulardır. Tüm dinler insanın neden bu hayata geldiğine ilişkin bize kendi kadim hikayelerini anlatırlar. Bu anlatılara modern insan: “Benim hikayem bu değil.” diyebilir. Bu da şu soruya kendi başına cevap verme sorumluluğunu üstlenmek demek olur: “Peki o zaman senin hikayen ne?” Genelde bu sorulara bireysel bir cevap bulmak çok kolay değildir. Uzun yıllar emek vermek, sabretmek ve tekamül etmek gerekir. Tarihte ve günümüzde yaşananlar ışığında insanların dinlere ve dinler sebebiyle yaşanan haksızlıklara ve savaşlara ilişkin çok ciddi ve haklı eleştirileri vardır. Tam da burada Dan Brown’un “Melekler ve Şeytanlar” isimli kitabında veciz biçimde bir papazın ağzından yazdığı cümleye yeniden atıf yapmak isterim: “Din kusurludur, çünkü insan kusurludur…” Bu bakış açısına göre dini uygulamaların tümünde (tüm dinlerde) uygulamanın içinde insan faktörü bulunduğu için, din kusurludur. İnsan kusurlu olmaya yazgılı olduğu için, din de bu kusurdan payını almıştır. Tek kusursuz olan ise kadim olandır, ilahi olandır. Tanrıdır.

İşte Mesih dizisi izleyicisini tam da bu ikilem arasında bırakıyor ve açıkça bu ikilemi yüzümüze vuruyor: İzleyiciyi kusurlu olan bir dünya ile kusursuz olan yaratanın arasında bir yere yerleştiriyor ve izleyiciye şunu soruyor: Senin hikayen hangisi? Sen seç…



Başa dön tuşu