Köşe Yazarları

YAZMAK MUTSUZLUK MUDUR?


Şiirin “uçbeyi” İlhan Berk’in “Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazmaz” diyen tespiti, şiirle, sözle, düş ve düşünce ile cebelleşmeye başladığımdan beridir kafamın bir yerinde çakılı durmaktadır. Hüzne dönük bir açıyla döktüğüm kelimelerim de aynı rahatsız duruşu yansıtmaktadır. “Daha mutlu yaz” diyen insanlar çıktıkça, şu “mutluluk -yazı- mutsuzluk” ilişkisini irdelemek, cümleleri kesip içine bakmak kaçınılmaz oldu. Mutluluk, mutsuzluğun yazı ile ilişkisini kendimle hayat arasında kurduğum bağla oluşturduğumu fark ettim. Tam da bu ruh hali içerisindeyken bu ikilemi paylaştığım bir ses bana “insan mutsuz olduğu için mi yazar, yoksa yaza yaza mı mutsuz olur?” diye bir soru sorunca ağır bir soru işaretinin önünde buldum kendimi. Yaza yaza, yani gide gide, büyüye büyüte, derine dala dala, bata çıka, düşe kalka, bakarak, görerek en son ulaşılan noktada mıydı mutsuzluk denilen şey? Mutlulukları bile eski tadının uzağında algılamak mıydı? Bilgisayar çağı çocuklarının sokakları terk etmesi miydi yoksa? Yeşillerin turuncuların ötekileşmesi miydi? Siyaset arenasında bir dolu yalan dolana alışmak mıydı? Mutluluk ya da mutsuzluk neydi? Nerdeydi? Geceleri uykuları kemiren yaratıkları rüyalardan kovamamak mıydı mutsuzluk? Kelimelerin içine bakarken basit görünen bir detayı kaçırmanın bedeli miydi? Eksik gülmek, eksik sevmek miydi yoksa? “Ben” denilen doymaz egonun içinde gizlenen hangisiydi?

Kendimin yakınında durduğum, bana en çok benzeyen yer oldu hep içinden geçtiğim bu sözler. Yaşamın uzağına düşmüşlüğüm, savaşım, kavgam, inkarım, reddim, terkim oldu da kelimelerin koynunda büyüyen bir benin beni terk etmemesi için uğraşıp durdum hep. Sorularım bir t/s/anık gibi düştüler içime. Hatta kurt düşüre düşüre yollarıma, uçurum aça aça günaydınıma, hep benimle ilerlediler. Doğal ve içten gelen her şeyin sakatlandığı, suyun bittiği, denizin, gökyüzünün kirlendiği, çocukların oyunları terk ettiği, aşkların birer e-mail adresi karşısında pazarlandığı bir çağda gerçekten de mutluluk-mutsuzluk arasındaki o bağ nasıldır sizce?

Hüzünbaz bir çağ ortasında, yalnız ve kuru şiirler arasında açılan, kapanan yolların karşısında bu ikilemle şaşkın ve huzursuz olmak mıydı yazdıran ‘ben’e bunları? Yazabilmenin, yazamamanın, yaşamın bedeli görünenin, bilinenin, duyulanın gerisinde, ilerisinde, dibinde, dilindekini aramak mıydı? Berk’in açıklamak istediği şey “yazmak cehenneminde” cayır cayır yanmak mıydı? Ruhun örselene örselene büyümesi miydi? Bunu mu demişti şair, yoksa ben bunu mu anlamıştım bu ters istikamet gibi görünen ama hep aynı yola çıkan sözlerden?
Büyük şair Can Yücel:

“Sanki kendimle değil,
Dünyayla ölüyorum”

derken, biz bu kadar küçük harflerle, bu kadar dar ve kısır yaşamlarla ne için ve kimin için gülmekte ve ağlamaktayız? Neden ve niçin yazmaktayız. Mutlu yoksa mutsuz muyuz? Soru işaretlerini bir silah gibi önce kendimize doğrultmazsak, ne için, kimin için yazmaya cüret etmekteyiz? Yaşam inkarsız bir acıyla duruyor, tüm çıplaklığıyla. Tüm ikileme, acıya rağmen süregelen sevinçleri, gülümsemesi, şarkısı, sevdası ve şiiriyle akıp gidiyor hayat. Cümlelerin ve yaşamın sadece görünen yüzünü değil, satır aralıklarını, saklıyı, gizliyi, herkesin diyemediğini, bilemediğini ve göremediğini sorgulamak ve dillendirmek de bir nevi mutluluğu aramak değil midir? Bunun bedeli hiç bulamamak olsa da, mutluluğun kendi içindeki ağırlığı da bu değil mi?

“Mutlu insan yazmaz” mı demişti İlhan Berk? Yoksa cümlelerin tersini, yüzünü, derinini, yüzeyini görmekten, görebilmenin acısından mı bahsetmişti? Yaza yaza mı mutsuz olunurdu, yoksa mutluluk denilen o şeyi kaçırmanın eksikliği miydi bunca karmaşa. Yazmak, var olmanın peşine düşülen nokta, mutsuzluk da bunun bedeli miydi? Kim doğru ve net olarak verebilir ki bunun hesabını?

Şiir -1
Kıraçtır bu coğrafya
Eteklerinde tutunamaz şarkılar
Çiçeğe muhtaç, sürgüne hayal yaşar burada
Bodur anlamlar
Rüzgarlar hoyrat davranır
Boyu kısa, maki sevdasına

Yorgundur ve kirlidir
Ya bahistir ya hapis
Ya da gırtlağına kadar borçtur
En çok suya muhtaçtır
Bu ada,
En çok aşka
Aşkla yıkanıp, arınmaya…
B.B.

Şiir-2
Ben rüzgarları severim
Saçların tel tel savrulmasını
Çocukların cıvıldaşmasını
Daracık sokakları
Tozlu-topraklı oyunları

Ben yağmurları severim
Kirpiklerin ıslaklığını
Mutlu odaların dağınıklığını
Sıcak ekmeği, kahveyi ve sonbaharı

Ben akşamüstlerini severim
Pastel tonlu yalnızlıkları
Çaya düşen bakışları
Hava soğuyunca bile
Yürekleri soğumayanları

B.B.
*****************************************************************
ZAMANA ASILI MEKTUPLAR
Değişiyordu her şey ve yenilen, yenilenen zamanlardan geçiyorduk. Kutlamalar birer ezberlenmiş mönüydüler, hiç biri ne bir şiire ne bir şarkıya kapı açamıyordu. Bir akşamüstü üşümesinde yerlerde şangur şungur paketlenmiş anlar savruluyordu. Bir hediye paketine boşlukların doldurulması kadar bir sürede kutlanıyordu yeniliklerin gelişi… Diğer her şey kolayca çürüyordu. Bir nihavent şarkıydı şimdi geçen anlar.
Artık anlıyordum, Özdemir Asaf’ın dediği gibi “’Durduğum nokta yerinde durmuyor”du…
Ne kadar biriktirdiğim eskimiş kelime ve cümle varsa yakmalıydım sanki. Daha doğrusu cümlelerimin içine gizlenen yaralarıma pansuman yapmalıydım. Omuzlarıma yük bindiren tüm söylenmemişlerle hesaplaşmalıydım. Yeni bir şey söylemek için kendi yolculuğuma çıkmalıydım… Mevlana’yı biraz daha anlamak için bir kaç fersahlık yol almalıydım:
“Her gün bir yerlerden göçmek ne iyi,
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.
Dünle beraber gitti cancağızım ne varsa düne ait,
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…”

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı