Poli

Yabancıların gözü ile Lefkoşa

Sene 1211.

Daha sonraları Piskopos olacak Haç yolcularından Benedic W. Von Oldenburg Silifke’den bir gemiye binerek Kıbrıs’a gelir ve haç güncesinde izlenimlerini yazar.

Bu yazımızda, adaya gelip giden gezginlerin Kıbrıs’ta gördükleri evler, yollar ve diğer yapılar hakkındaki izlenimleri üzerinde duracağız.

Çok detaylı bilgi olmasa da çevre hakkında ipuçları verildiğinden bir kanaate sahip olmak mümkündür.

Von Oldenberg Girne Limanına ayak bastığında, bu küçük liman kenti hakkında bilgi verdikten sonra, Lefkoşa’ya yol alır.

Yazar, gördükleri hakkında detaylı bilgiler vermez ama Lefkoşa’nın nasıl bir yer olduğuna dair gözlemlerini aktararak şunları belirtir:

“ Bu şehre sağlam ve güçlü bir kale yeni inşa edilmiştir. Şehir sakinlerinin tümü de zengindir. Evlerinin iç dekoru ve duvar resimleri Antioch (Antakya)’daki evlere çok fazla benzemektedir.”

1895 yılında Lefkoşa’da Ayasofya ve çevresi.
1895 yılında Lefkoşa’da Ayasofya ve çevresi.

Yazarın bahsettiği surlar Lüzinyan döneminde yapılan surlardır.

Daha önceleri bu surlar yoktu.

Sadece kuleler ve sağlam yapılar bulunmaktaydı.

Bu yapıların da sağlam sarı taş denilen sur taşlarından yapıldığı anlaşılmaktadır ki Venedikliler bu yapıların çoğunu yıkmış ve surların yeniden yapılandırılmasında kullanmıştı.

Birkaç yüz yıl atlayalım ve 1394 yılına gelelim.

Ada henüz Lüzinyanların elindedir. Nicolai De Marthono adındaki bir başka yazar o yılda adaya geldiğinde Lefkoşa’ya da uğrar ve hatta Sarayönü’nde bulunan Lüzinyan Sarayının içine girer.

Ne yazık ki bu yazar, kralların yaşadıkları yerleri uzun uzadıya anlatırken, ahalinin yaşadıkları evleri detaylı bir şekilde anlatmazlar.

1895 yılında Girne.
1895 yılında Girne.

Lüzinyan Sarayı:

Lefkoşa’da ev sayısının azlığını söyleyen De Marthono Lüzinyan Sarayını şöyle anlatır.

“”Bahçesi, Napoli’deki yeni şatonunki kadar büyüktür.

Etrafında aralarında büyük bir kabul salonunun bulunduğu çok güzel döşemmiş personel daireleri yer almaktadır.

Salonun ucunda göz alıcı kolonlar ve çeşitli süslemeler arasında çok güzel bir taht bulunmaktadır.

Aralarında beğendiklerim bulunmasına rağmen, hiç biri taht kadar güzel değildir.

Salonun etrafını çepeçevre çok güzel süslenmiş ve kolonlarla ayrılmış bir yürüme koridoru sarmaktadır…”

Lüzinyan döneminde başkent Lefkoşa’nın hayranlık uyandıran en büyük özelliği, yapılarından çok bahçeleriydi.

Bu kentten gelip geçenler, bahçelerdeki meyve ağaçlarının çokluğunu anlata anlata bitiremezler.

Genelde, Kıbrıs’taki yerleşim yerlerindeki bu özellik, yüzyıllarca korunmuştur.

Ancak, son yarım asırlık süreç içerisinde bu özelliğin tamamen ortadan kalktığını söylemek mümkündür.

Bir başka yüzyıla atlayarak 1553’te adaya gelen John Locke’ın izlenimlerine bakalım.

Tarihten de anlaşılacağı gibi dönem Venedik dönemidir.

İngiliz yazar Lefkoşa’ya geldiğinde dikkatini yapılardan çok bahçeler çeker ve sayısız hurma, nar ve diğer meyve ağaçlarının olduğunu belirtir.

O yıllar Lefkoşa şehrinin tamamının iskan edilmediği de yazarın gözünden kaçmaz.

John Locke şu notları alır:

“Bu şehrin yolları döşenmiş değildir ve şehir içinde barındırdığı çok sayıda bahçe nedeni ile kırsal bir bölgeyi arındırmaktadır. Fakat buna karşın şehirde çok güzel binalar olup Frenk ve Rum kiliseleri bulunmaktadır.”

1878 yılında Lefkoşa’da Mağusa Kapısı.
1878 yılında Lefkoşa’da Mağusa Kapısı.

Lefkoşa’ya uğrayan her yolcunun üzerinde durduğu bir başka önemli yapı elbette ki Ayasofya’dır.

En detaylı bilgiler bu görkemli yapı hakkında verilir.

Onun gotik özelliklerinden, Kral mezarlarından uzun uzadıya bahsedilir.

Bugün de Ayasofya’nın kayıp özellikleri bir yana, tüm görkemi ile ayakta durması, Kıbrıs adası için bir şanstır.

1700’lü yılların ortalarında adaya iki kez ziyaret yapan Alexander Drummond Ayasofya hakkında şunları yazar:

“Orta kalitede bir gotik işçiliği ile inşa edilmiş ve şimdi bir Türk camisine döndürülmüş olan Ayasofya yıkılmadan ayakta durmuş olan yegane binadır. Ancak tüm resimler ve figürler şimdiki sahipleri tarafından zalim bir tutuculukla görünmez hale getirilmiştir.”

Drummond’un bu notlarında, Lüzinyan ve Venedik döneminden kalan birçok yapının yerle bir edildiği anlaşılıyor.

O dönemler Lefkoşa’da yaşayan nüfus çok az olduğundan kent tamamen yeşillere gömülü bir görünüm arz etmekteydi.

Çünkü her evin geniş bahçelerinde çeşitli meyve ağaçları bulunmaktaydı. Bu görüntü Drummond’un da dikkatini çeker ve “İçinde yaşayan çok fazla nüfus yoktur, bu durumu güzel ve hoş görünümüne borçludur; bu nüfus eksikliği, şehrin içinde portakal, dut, zeytin ve badem ağaçları ekili çok sayıda bahçenin olmasına yol açmaktadır.” der.

Şimdikinin tam tersi.

Lefkoşa’da nüfus giderek fazlalaştıkça, yerini yeni sokaklar, yeni yapılar alarak bahçeler de ortadan ardı sıra kalkmıştır.

Barselona’dan daha güzel:

Lefkoşa’nın en görkemli yapıları kuşkusuz surlarıdır.

Bu surlarda bulunan Mağusa, Girne ve Baf Kapılarının güzelliği ise dillere destandır.

Adaya gelip gidenlerin en çok dikkatini çeken yerlerden biri de bu tarihi kapılardır. Lopez adlı bir başka yazar 1700’lü yılların sonunda  Kudüs seyahati sırasında Kıbrıs’a da uğrar ve Lefkoşa’ya geldiğinde bu tarihi kapıların güzelliğini tek cümlede anlatır:

“Baf Kapısı, Mağusa Kapısı ve Girne Kapısı olarak adlandırılmış üç tane kale kapıları vardır. Mağusa Kapısı en güzeldir ve benim kanaatime göre, Barselona şehrinin bununla boy ölçüşebilecek hiçbir şeyi yoktur.”

Bir kente dıştan gidip gözlemekle, içinde yaşayıp gözlemek farklı olsa gerek.

Yoksa her gün Girne Kapısı’ndan geçen binlerce insandan kaçı bu kapının güzelliği ve görkemi ile ilgilenir ki?

Tercüman’ın evi:

Son olarak takma bir ad altında ve Ali Bey El Abbasi (Don Domingo Badia-y-Leyblich) olarak adaya gelen bir İspanyol’un izlenimlerine bakalım.

Abbasi de Lopez gibi Lefkoşa’nın antik kapılarına hayran kalırken, surların yapısını da övmekten geri durmaz.

1800’lü yılların başında adaya gelen Abbasi, o dönemin Lefkoşa kentindeki sokaklar için iyi şeyler söylemez.

Şöyle der:

“Rum mahallesinde birkaç tane güzel sokak bulunmaktadır. Ancak diğerleri dar, eğri ve hepsinden de önemlisi üzerleri kaplanmamış ve çok pistir. Birkaç tane güzel ve çok az da büyük konut bulunmaktadır. Benim içinde kaldığım yer, Adadaki Rum toplumunun en önemli hükümet görevlisi olan Kıbrıs Çevirmenine aitti ve sütunlarla, bahçelerle ve fiskiylerle  bezenmesinden dolayı evden ziyade bir sayardı.”

Abbasi bu sarayı ziyaret ettiğinden yapısı hakkında da bilgi verir.

Zaten adaya gelen her yabancının birinci uğrak yerlerinden biri Tercüman’ın eviydi.

Tercüman da adaya gelen yabancılara ilgi gösterir, sırasında onları Osmanlı Yöneticisi ile de görüştürürdü.

Abbasi, Tercümanın evindeki pencere sayısının çokluğu karşısında şaşırır.

Ancak bu tür yapılarda tavanlar yüksek olduğundan pencere sayılarının çok olmasının normal sayılabileceğini söyler ve şunları belirtir:

“Dam ve merdivenin bir kısmı tahtadan yapılmıştır. Koridorlar ve geçit yerlerinde de jaluzi kullanılmaktadır. Odaların zemini mermer kaplıdır ve kapı ile pencerelerin de başlıkları ile bina duvarlarının ilk birkaç sırası da  mermerden yapılmıştır. Duvarların geri kalan kısımları kaba taştan,  kötü fırınlanmış tuğladan ve kireçten yapılmıştır. Evlerin çatısı kiremit kaplı değildir. Damlar düze ve fazlası ile ağırdır, bu zararlı uygulama, kesin olarak geriye sadece sarayın kaldığı tüm eski ve antik binaların yok olmasının nedenidir.”

Bir başka yabancı yazar da Abbasi gibi evlerin düz damlardan ibaret olduğunu, pencerelerinin kafesli olduğunu,  balkonlarının ise uygun biçimlerde yapıldığından söz eder ve bu evlerin bahçeler içinde güzel bir görünme büründüğünü anlatır.

Kıbrıs tarihi ve gezi notlarının derlendiği Excerpta Cypria’da yer alan bu gezginlerin izlenimlerini Prof. Dr. Ata Atun’ın Türkçe çeviri kitaplarından yayınladık.

Aşk Elması:

Lefkoşa’yı anlatmakla birlikte, yazımızı bir başka yazarın Larnaka hakkındaki notları ile bitirelim:

“…Yazın, bazı sokaklar gölge yapan asma tavlarları ile serin ve cana yakın bir hale dönüştürülmüş… Fakat bütün güzelliğini etraftaki çok hoş bahçelere ve yolun içine sarkan yaseminler, hep yeşil kalan güller ve de özellikle ağılar (zakkum) ile kaplı yürüyüş yerlerine borçludur. Kasabanın etrafına bitişik tarlalarda çiçek açmış gebre otu ve aynı zamanda Aşk Elması (Lycopersicon-domates) gözledik…”

Zaten Kıbrıs Aşk adasıdır.

Yaseminlerin sokaklarına sarktığı.

Ve bu sadece Larnaka’ya değil, Aşk Adası Kıbrıs’ın her köşesine mahsus bir özelliktir…

 

Daha Fazla Göster



İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı