Köşe Yazarları

Türkülerde yaşadığımız çocukluğumuz


Geçenlerde arabada giderken bir türkü dinliyordum. Günün her saatinde Lefkoşa’da trafik yoğun olduğu için arabada bol bol müzik dinleme olanağı doğuyor. Türkünün nakaratı şöyleydi: “Ula ula Niyazi / Yiyecek misun beni / Adam adamı yese / Yerdi buban neneni”. Gerçi bazı varyantlarda son mısra “Yerdi deden neneni” olarak geçiyor k’ daha anlamli g’b’ duruyor ama benim dinlediğimde nenesini bubasına yedirdi.

Türküde esas dikkatimi çeken nokta “buba” kelimesiydi. Kıbrıs sözlüklerinde bubanın “baba” olduğunu görebilirsiniz. Türkiye’de basılmış normal sözlüklerde, Türk Dil Kurumu’nun Sözlük’ü de dahil olmak üzere, bu kelimeyi bulamazsınız. Argo sözlükte bile buba kelimesini bulamadım.

En esaslı Türkçe sözlüklerden biri olan Andreas Tietze’nin “Tarihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lugatı”nda “buba” kelimesinin Anadolu dialektlerinde kullanıldığı belirtilmiştir. [Ne yazık ki sözlüğün birinci cildi yayınlandıktan sonra Tietze vefat etti. Mirasçıları ve öğrencileri ikinci cildi de yayınladılar. Bendeki film orada koptu. Üçüncü cildin yayınlanıp yayınlanmadığı konusunda bir bilgim yok.]

Bizim evde babamız hep “buba” idi. Babam da dedeme “buba” derdi. “Baba” kelimesi bize antipatik gelirdi çünkü papazı anıştırırdı. Rumca “o babas” papaz demekti ve Rumlar papaza “Baba-mu” (papaz-ım) diye hitap ederlerdi. Bu yüzden “baba” kelimesini kullanan Türklere iyi gözle bakılmazdı. Rum etkisi altında kaldığı var sayılıyordu.

“Adam olma yeri” olarak algıladığımız okula başladık. Alfabe kitabımızda ilk okuduğum cümlelerden biri “Baba, bana bal al” idi. Bir tuhaf oldum. Cahil cesaretimle hocamıza o kelimenin yanlış yazıldığını söyledim. Öğretmen biraz öfkeli epeyce de alaycı bir tavırla bana, murtatlığı bir kenara bırakıp doğru dürüst Türkçe öğrenmem gerektiğini söyledi. Müthiş utanmıştım.

Birine murtat demek bizim taraflarda ağır hakaret olarak kabul ediliyordu ve bunu çocuklar da biliyordu. Ben murtatlık olmasın diye “baba” kelimesini kullanmamak gerektiğini sanıyordum halbuki hoca bana “buba” kelimesini kullanmanın murtatlık olduğunu söylüyordu.

Hoca beni rezil etmişti. Köyde okul tek odalıydı ve odada birinci sınıftan altıncı sınıfa kadar çocuklar sıra sıra oturuyorlardı. Dolayısıyla sadece sınıf arkadaşlarıma karşı değil, tüm okul öğrencilerine karşı mahcup olmuştum. O günden sonra ikili oynamaya başladım. Evde “buba”, dışarıda “baba”.

Hocamız keşke sağ olsaydı da kendisine her iki kelimeyi de rahatlıkla kullanabileceğimizi, kelimelerin mürtetlikle uzaktan yakından bir ilgisi olmadığını söyleyebilseydim.

XXXXX

Bize yanlış olduğu ve kullanmaktan vaz geçtiğimiz kelimelerden biri de “çıbık” kelimesidir onu da “çubuk” olarak düzelttik. Kelimenin aslı “çıpık” imiş, daha sonra “çıbık” ve “çıbuk” şekillerine evrilmiş. En sonunda “çubuk” oluvermiş.

Birkaç yıl önce bir türküde “çıbık” kelimesine rastlayınca pek sevindim. Türkü Antalya’nın Serik yöresinden ve birinci kıt’ası şöyle:

“Çekemedim akça kızın göçünü of göçünü

Sırma saçlar bırak döğsün döşünü a kız döşünü

Gülüver de görem mercan dişini of dişini

Yol ver bana, Çıbık Beli geçeyim, ak kıza gideyim.”

 

Gerçi yeni yetme türkücüler bir özel isim olduğunu tahmin ettiğim “Çıbık Beli”ni değiştirip “Çubuk Beli” yapmışlar ama Bedia Akartürk, Ali Gürlü gibi gibi eskilerin yorumlarında belin yani dağ geçidinin adı “Çıbık” olarak geçer. (Marmaris yolunda Gökova’dan dağa tırmanırken karşılaştığınız ilk geçidin adı “Çetibeli”dir.)

Benim çocukluk yıllarımda köyümüzde pamuk ekilirdi. Babam da ekerdi. Senenin bu zamanlarında pamuk toplama işleri sona ererdi. Babam çoban arkadaşlarından biriyle anlaşır ve bize hellim yapmak için birkaç gün vereceği süte karşılık davarın pamuk yapraklarını yemelerine izin verirdi.

Gene bu sıralarda köye ve özellikle de pamuk tarlalarının içine bıldırcınlar gelirdi. Hem de çok. Tüfeğini alan bıldırcın avına çıkardı. Biz çocuklar da avcıların peşine düşerdik. Hem sinen bıldırcınları ürkütüp uçmalarına yardımcı olurduk hem de vurulan bıldırcınları alır sahibine verirdik. Yaralı düşen bıldırcınların peşinde koşar onları yakalardık. Çok bıldırcın yakalanırsa birer tane de bize verirlerdi. Kendimiz avlamış kadar sevinirdik.

Bende özellikle derin iz bırakan avcı Cemali dayı adında yaşlı bir adamdı. Ağızdan dolma bir monarisi (tek atımlık tüfeği) vardı. Tüfeğinin altında demir bir çubuk vardı. O çubuğu çıkarır, ağızdan döktüğü barutu keçeyle sıkıştırır, göz kararı şaşma (saçma) koyar ve onu da sıkıştırırdı. Her atıştan sonra bu işlem tekrarlanırdı.

Avcılar sıraya dizilir önden yürürler, biz de arkalarından. “Pırrr” diye ses çıkararak bıldırcın havalanınca savaş başlardı. “Bam, bum” diye çifte patlar tüfeklerin sesi dinince “daang” diye Cemali dayının tüfeği patlar ve bıldırcın düşerdi. Bıldırcını dağarcığına yerleştirirken Cemali dayı “Bıldırcın avında sabırlı olacaksınız” diye akıl vermekten geri kalmazdı.

Bıldırcın havalanınca bir süre zik-zak yaparak uçar. O sırada bıldırcını tutturmak çok zordur. Acemiler bu arada şaşmaları havaya atarlardı. Zik zaklardan sonra, tehlikeden uzaklaşınca,  mum gibi dümdüz uçmaya başlar. O zaman da Cemali dayı devreye girerdi. Nerdeyse her defasında bu tekrarlanır dururdu.

Davar yaprakları yedikten sonra geriye kalan ve artık kurumuş olan pamuk gövdelerine biz “çıbık” derdik. Tarla sürülür, çıbıklar toplanır, hayvanlarla eve taşınırdı. Avlunun bir kenarına yığılan çıbıklar ocakta ve fırında yakacak olarak kullanılırdı.

“Çıbık” kelimesinin bu anlamda kullanıldığını yazan tek bir sözlüğe rastlamadım. Ne Türkiye’de ne de Kıbrıs’ta. Yoksa kullandığımız murtatça kelimelerden biri de bu muydu?

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı