Köşe Yazarları

Türk Çanı






Türk çanı nasıl olabilir diye sormayın. Bal gibi olabiliyormuş.




Hristiyan Türklerin kilisesi olabileceği gibi çanı da olabilir. Ne var ki ona “Türk Çanı” denmiyor. Türk Çanı deyiminin özel bir anlamı var. Ben de bunu Halil İnalcık’tan öğrendim. İnalcık Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli tarihçilerinden biridir. Ben onun yalancısıyım.



“Türk Çanı” da nereden çıktı? Nerden aklıma takıldı? Kısaca söylemek gerekirse, hırsızlıktan.

Kırk yıldır cami olarak kullanılan Serhatköy’deki Profitis İliya kilisesinin çanında meğer ikibüçük kilo altın varmış. O kadar Rum arkadaşım var, kimsesi bu önemli bilgiyi kulağıma üflemedi. Ama iki delikanlı bir yerlerden bu bilgiyi öğrendiler. Üstelik çanı satın alacak müşteri de ayarladılar.

Eski Eserler Dairesi’nin, eğer kalmışsa, gezip kiliselerdeki çanları toplayıp depolara yerleştirmesi gerekir. Aksi halde içinde altın var beklentisiyle kalan çanlar birer ikişer yürütülecektir.

Bu delikanlılar çan kulesine nasıl tırmandılar? Ses çıkarmadan asılı olduğu yerden çanı nasıl söküp aldılar? Onu nasıl indirdiler? Benim küçük aklım bu sorulara yanıt bulamıyor. Belli ki delikanlılarımız çok becerikli. Ya da onlara yardım eden başkaları da vardı.

Çalmakla yetinmediler, onu sınırdan geçirip bir Rum’a 50 bin Avro’ya sattılar. Biz bir arkadaşın cenazesine giderken bir buket çiçeği geçiremedik. Gümrükçüler çiçeklere el koydu. Bunlar kocaman çanı geçirdiler de kimsenin ruhu sezmedi. Şaşırmamak elde değil.

Aslına bakılacak olursa hırsızlık malı satan da satın alan da suçludur. Rum arkadaşlara çanı satın alan kişiye karşı sergilenen tavrı sordum. Adam alkışlanmış. Ortoks kilisesine ait önemli bir eseri kutardığı için övülmüş. 150 bin Avro değerindeki çanı Rum toplumuna kazandırmış. Çan esaretten kurtarılmış. Çelebi, böyle olur bizde “alışveriş” dediğin.

Çan denince benim aklıma iki şey geliyor. Birincisi, ilk gençlik yıllarımda okuduğum “Notre Dame’ın Kamburu” adlı Victor Hugo’nun romanı. Romandaki her şeyi unuttum ama bir sahne hafızamda çakılı kaldı: Uzun boylu, zayıf ve kambur Quasimodo’nun Notre Dame Katedrali’nin çanlarını çılgın gibi çalıyor olması.

İkincisi, Köyümüzün kilisesinin çanı. O çanı çalmak marifet gerektirirdi. Olaya uygun olarak çanı bir farklı çalmak gerekirdi. Her çalma tarzı cemaata farklı bir mesaj gönderirdi. Bir düğün ile bir ölüm karşısında çan farklı çalınırdı.

Çanı çalan kişiyi seyretmek büyük bir zevkti. İpi çeken kişi çanın hareketinin güçlenmsiyle birlikte ayakları yerden kesilir, adam havalanırdı. Çocukluğumda o çanı çalmayı çok istedim ama hiç nasip olmadı.

Çanı çoğunlukla “psalti” dedikleri papaz yardımcısı çalardı. Köyün psaltisi de bizim evin tam karşısında oturan baba Dimitri, sora da oğul Yorgi idi. Bir Pazar günü sabahleyin çanı çalarken ipin bağlı olduğu madeni çan sapı kopup Yorgi’nin başına düşmüştü. Günlerce başı sarılı gezmişti. Yeni psalti olan genç Yorgi ölümden dönmüştü.

Çanın mesajının alındığına birkaç kez bizzat şahit oldum. Yazdı ve köylüler orak biçiyorlardı. Biz çocuklar onlara su taşıyorduk. Etrafta başımızı gölgeye sokacak  tek bir ağaç yoktu. Dünya sapsarıydı. Ufka baktığınız zaman sarı dalgaların oynaştığını görüyordunuz. Çölde serap görenler herhalde böyle buna benzer bir durumla karşı karşıya kalırlar.

Birden derinlerden köy kilisesinin sesi geldi. Verdiğim suyu göğsüne döke döke içen orta yaşlı bir Rum, su bardağını indirdi ve “Hassihtir” dedi, “Haci öldü.” Hayretten donakaldım. Çan sesinden nasıl olur da böyle bir anlam çıkarabilirdi?. Akşam eve dönünce Haci’nin öldüğünü öğrendik. Şaşkınlığım daha da arttı.

Bütün bunlar “Türk Çanı”nı izah etmekten uzaktır. Esas konuya gelelim.

Kanuni Sultan Süleyman ile Protestanlığın kurucusu olan Martin Luther (1483-1546) arasındaki ilişkiyi anlatırken Halil İnalcık “Tarih Bilinci” adlı kitabında özetle şöyle diyor:

“Kanuni’nin 1532 yılında düzenlediği Almanya seferine kadar Luther adeta Osmanlı’ya sempati ile bakıyordu. Çünkü Osmanlılar, Protestanlığı ezmeğe çalışan Katolik İmparator Şarlken’e (V. Karl) karşı duruyordu.

“Kanuni, siyasi bakımdan Fransa’yı, din bakımından Protestanlığı destekliyordu. Avrupa parçalanmış olsun ki bütün Avrupa toplanıp bir Haçlı Seferi şeklinde Osmanlı topraklarına yüklenmesin.

“Kanuni bir Alman elçisine ‘Bu Luther’e söyleyin, benim yanıma gelsin” diyor. Luther’e bu haberi söylüyorlar. Luther bunu duyunca hemen ‘Tanrı korusun!’ diyerek haç çıkartıyor.”   

O sıralarda Kanuni, bir beylerbeyi yönetiminde Almanya’nın içine bir ordu göndermişti. Bu akıncı kuvvetleri Almanya’yı alt üst etti. “O zaman Almanlar, Türklerin gelişini haber vermek için kiliselerde çan çalarlardı. Alman literatüründe buna ‘Türk Çanı’ denir”. Türk Çanı’nı duyanlar saklanacak yer arardı.

“Bu nedenle Luther’in görüşü değişiyor ve bütün Protestan prenslerine Katolik imparatorun hizmetine girmelerini emreder ve ‘Türklere karşı mutlaka Haçlı Seferi yapmalıyız’ der.” 

Bizlere gelince, biz çan çalmasını biliriz ama “Türk Çanı”ndan haberdar değiliz.





Başa dön tuşu