Köşe Yazarları

Temizlik imandan imiş

“Temizlik imandandır” deriz ve üstümüzü başımızı, bir de evimizi temiz tutmaya çoğunlıkla özen gösteririz. Böyle yapınca da temiz olduğumuzu var sayar ve sorumluluğumuzu yerine getirdiğimizi sanırız.

Evimizin dışı bizi fazla ilgilendirmez. Son model arabamızda seyahat ederken içtiğimiz suyun plastik şişesini, Cola’nın kutusunu pencereden dışarı atmakta bir sakınca görmeyiz. Evimizin önünde biriken plastik torbalar bizi, her nasılsa, rahatsız etmez. Etrafa attığımız bu plastik malzemelerin yok olabilmesi için aradan 200 yılın geçmesi gerektiğini, nedense, unuturuz.

Müslümanların günde beş vakit namaz kılması, abdest almak için günde beş defa elini, yüzünü ve ayaklarını yıkaması demektir. Bunun da epey yararını görmüşlerdir. Özellikle de salgın hastalık dönemlerinde.

1347-1353 yılları arasında “kara ölüm” olarak anılan büyük veba salgınında Avrupa, nüfusunun üçte birini kaybetmişti. Büyük kentler nufuslarının nerdeyse yarısını kaybetmişlerdi. !30 bin nüfuslu Venedik kenti, salgın sırasında 60 bin kayıp vermişti.

Venedik daimi eşçisi (balyosu) G.A. Giustinian, İstanbuldan yazdığı 28 Eylül 1769 tarihli mektubunda Venedik Sarayı yakınlarında pek çok veba vakası olduğunu belirtir. 3 Ekim 1770 tarihinde yazdığı mektubunda ise Eylülün son haftasında Pera ve Galata’da her gün veba nedeniyle bin civarında insanın öldüğünü kaydeder ve ölenlerin çoğunun Musevi ve Ermeni olduğunu vurgular.

O sıralarda İstanbul’un nüfusunun 800 bin civarında olduğu biliniyor. Bunların yarısı müslüman nüfustu. Buna rağmen ölenlerin çoğu, her nasılsa  Müslüman değildi. Bunda bir tuhaflık olmalı. Ama diyelim ki Pera ve Galata’da Müslüman nüfus az olduğu nedeniyle Balyos böyle bir hususu dile getiriyor.

Bunu bir kenara koyalım ve 21 Ekim 1847’den 21 Aralık 1848’e kadar süren kolera salgınına bir göz atalım. 362 bin Müslüman arasından 1,400 ölü yani her bin kişiden 3.8 ölü, 234,300 Ermeni’den 1050 ölü (binde 4.5), 139,100 Rum’dan 1,030 ölü (binde 7.4), 24,600 Musevi’den 400 ölü (binde 16.2), 25 bin askerden de 821 ölü (binde 32.8) olduğu kaydedildi. Toplam nüfus olan 810 bin kişi arasından 4,903 kişi öldü. Bunun da ortelaması, her bin kişiden 6.05 kişinin vebaya teslim olduğuna işaret etmektedir. Ortalamanın altında kalanlar Müslümanlar ile Ermenilerdir. En yüksek oran ise askerler arasında idi. Bu ölüm vakalarının  temizlikle doğrudan bir ilgisi olsa gerektir.

Orta çağlarda Avrupalıların temizliğe önem vermedikleri biliniyor. Hem seyrek yıkanıyorlar hem de evlerinde lâzımlık kullanıyor ve dışkılarını pencereden dışarıya atıyorlardı.

Rivayete göre İstanbul’a ilk gelen İngiliz elçilik mensupları lâzımlık kullanıp pencereden savurma alışkanlıkları nedeniyle kentin dışında, Tarabya dolaylarında oturmaya zorunlu kılınmışlardı. 19’uncu yüzyıl başlarında kesinlikle tuvalet kullanacaklarına dair söz vermeleri sonucunda kentin içine taşınmalarına izin verilmişti.

Buna karşılık Fatih İstanbul’u ele geçirdikten sonra 1453-1481 yılları arasında kentte 32 hamamın, birçok çeşme ve şadırvanın inşa edildiğine şahit oluyoruz. İstanbula su getiren kemerlerin sayısı artırılmıştır. Kuşkusuz su olmadan temizlik mümkün değildir.

Ressam (Mehmet) Ruhi Arel’in nereden ve kime yazdığı açıkça belli olmayan 22 Eylül 1923 tarihli bir mektubu var. “Aziz Kardeşim” diye başlıyor ve “Abin Ruhi” diye bitiyor. Büyük bir ihtimalle kendinden küçük bir kardeşine yazmıştır.

Bir Osmanlı efendisi olan Ruhi Arel (1880-1931) bakın kardeşinden ne istiyor: “Bir de aman kardeşim, helâya çıkmak için emzikli bir teneke ibrik de behemehal gönder.

“Anlıyorsun ya kardeşim, burada en lüzumlu şeyler dahi yok. Para ile almak ise çok pahalı. Ekmekleri de çok fena, bizim İstanbul ekmekleri bunların yanında has francala. İşte, bir şey lâzım olur ise yine yazarım fakat şu yazdıklarımı hemen göndermenizi çok rica ederim. Hele helâ için teneke ibrik ne kadar lâzımdır. Diğerleri de hakeza. Bunları sabırsızlıkla bekliyorum kardeşim vesselâm.”

Vebaya ve koleraya daha çok kurban vermiş olabilirler ama İstanbul’daki azınlıkların teknolojide Müslümanlardan çok ilerde olduklarını teslim etmek gerekir. Bir tek örnek vereyim.

İlk matbaayı İstanbul’a 1494 yılında Museviler getirdi. Onları 1567’de Ermeniler, onları da 1624 yılında Rumlar takip etti. Türkçe kitap basan matbaayı getiren İbrahim Müteferrika ve ortağı Yirmisekiz Mehmet Çelebi Efendi’nin oğlu Said Efendi idi. Yayınlanan ilk Türkçe kitap, 1729 yılında basılan bir sözlüktü. Musevilerden 230, Rumlardan da 100 yıl sonra. İbrahim Müteferrika’nın Macar asıllı olduğunu da unutmamak gerekir.

Düşünebiliyor musunuz? Sadece 150 yıl önce İstanbul’un nüfusunun yarısı Ermeni, Rum ve Musevilerden oluşuyordu. Günümüzde ara da bulasın.

 




İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı