Sevmek yürek işidir dedi ve gitti kadın

12 Mart 2018 Pazartesi | 12:54
kadın-kapak
Aynur Hekimoğlu
Aynur Hekimoğlu

Vakit tamam…

Niyete koymuştu… Dönecekti…

Uzun zaman olmuştu.

Asmalı evin önüne geldiğinde güneş güne veda etmekteydi.

Havada sükûnet vardı…

Rüzgarın ılık dokunuşunu teninde hissediyordu.

Yavaşça arabadan indi; Şapkasını çıkardı, makama çıkacak misali… Durdu bir süre…

Başını kaldırdı; uzun uzun baktı

Yıllar önce çıktığı eve,

Bir kendisini, bir çantasını alıp kaçtığı eve…

Arkasına bile bakmadan

Bütün her şeyi geride bırakıp, öylece gidivermişti.

Şimdi hangi sebeple burada idi?

O’da bilmiyordu.

Terk ettiği sevdaya mı? Biriktirdiği anılara mı geri döndü?

Yoksa o nur yüzlü kadına mı?

Her şey yerli yerinde idi…

Sanki dün ayrılmış gibi

Bahçe her zaman ki gibi bakımlı ve tertipli idi…

Birlikte diktikleri elma ağacı büyümüştü. Limon ağacının mis gibi kokusu geldi burnuna esen rüzgarla.

Baharı karşılayan badem yüz vermedi tavır koyarcasına.

Gözlerini kaçırdı birden ‘haklısın’ dercesine…

Suçlu gibi…

Ne kadar büyümüşsün bile diyemeden.

Şapkası elinde evin giriş kapısına yöneldi.

Hoş bir müzik sesi geliyordu içeriden…

Derinden, hicazdan nağmeler…

Beraber dinledikleri şarkılar

Dans ettikleri an’lar…

Öylece kalakaldı kapıda; dinledi saygı dururcasına…

Çok da yabancı olduğu bir şey değildi; severdi müzik dinlemeyi, mırıldanırdı kendince.

Görmüş geçirmiş, naif kadındı vesselam.

Mal-mülk, para-mevki, sıfat-cemiyet onu hiç değiştirmedi…

Duruşu her zaman dimdik ve netti.

O sadece ‘sevdi…’

Beklentisiz,

Hesapsız

Karşılıksız

Sevdi…

O sevmeyi çok iyi bildi.

“Biz kıymetini bilemedik…” diye söylendi.

Bütün bunları düşünürken birden ateş bastı tüm bedenini… Yıllardır yaptığı hatanın yükünü sırtında taşıyordu… Artık bu yükle yaşamak istemiyordu. Bu sebeple yüzleşmeye ‘af’ dilemeye geldi… Her şeyi göze alarak…

Gitmek mi, kalmak mı zor derken?

Yüzleşmek daha zor diye geçirdi içinden.

Giden gidiyor, kalan acısıyla yaşıyor.

Yavaşça araladı kapıyı, kapının gıcırtısına aldırmadan.

Eskiden de böyleydi bu kapı, yağlamak lazım ara sıra.

Beyaz dantelli masa örtüsü gözüne ilişti. Geceler boyu uğraşıp dururdu bitirmek için. “Güzel olmuş” diye mırıldandı.

Terasa doğru ilerledi; Manzara her zaman ki gibi harika idi. Burada birlikte geçirdikleri zamanlar  geldi aklına bir an; gülüşmeleri, şakalaşmaları…

Gün batımında ki sefaları

Gece yarılarına kadar sohbetleri; sevdasının ilk şımarıklıkları…

Ayakta duramadı; kötü oldu, çöktü kaldı kanaviçe işli yumuşak minderli sedire.

Bacaklarına baktı,

Dizlerine yatırıp uzun sohbetlerini

Sevdasının siyah saçlarını hatırladı, uzun uzun okşadığı, beyaz teninde huzur bulduğu.

Kirpiklerinin gölgelediği ela gözlerinde kaybolduğu…

İrkildi!

Bu kadar büyük bir sevdayı nasıl bırakıp gitmişti?

Ve şimdi niçin geri gelmişti.?

Güçsüz ve zavallı hissetti kendisini…

Her şey kaldığı yerden başlayabilir miydi tekrar?

Sevda oldukça yürekte!

Doğruldu,

Üstünü başını düzeltti, hazırdı yüzleşmeye.

Yukarıya çıkmak için tahta merdivene yöneldi.

Basamakları ağır ağır tek tek çıkıyordu; sanki vücudunu sırtında taşıyordu.

Gözleri yukarıda idi…

Müziğin sesi git gide yaklaşıyordu.

Kalp atışlarının hızlandığını hissetti. Sanki biraz da terlemişti. Biraz önceki halinden eser yoktu. Nerede o cesaretli adam?

Durmakla, yürümek arasında kalmıştı; gerçekle hayal gibi, yanlış ile doğru gibi…

Yavaş yavaş merdivenleri çıktı, yatak odasına yöneldi.

Müzik sesi daha da yakınlaştı; tanıdıktı çalan parça…

İçine işliyordu. Çok eskilerden bir şamar gibi yüzünde hissetti.

Kapının önüne geldiğinde sevdasının kokusunu içine çekti; gözlerini kapattı, kirpiklerinden akan bir damla gözyaşına engel olamadı.

Çalan, ilk dans müzikleri idi…

O kocaman cüsseli adam, ürkek bir kedi yavrusu gibiydi. Birisi “höyt!” dese; koşar adımlarla sanki geri kaçacaktı.

Nefes alışını hissediyordu sanki.

Elini kapının tokmağına koydu, usulca itti…

“Perde!”der gibi kapı bir çırpıda açıldı.

Ve yılların eskitemediği “sevda” oradaydı, tüm ihtişamı ile pencerenin önünde  her zaman ki koltuğunda oturuyordu…

Rüzgarın savurduğu beyaz perdenin altında, bir peri gibi duruyordu.

Omzuna dökülen beyaz saçları ışıl ışıl idi.

Uzun seyrek kirpikleri hoş görünüyordu.

Beyaz teninde yılların izi vardı.

Gözlerini uzağa dikmiş, sanki bu günü bekliyordu…

Kendinden emin duruyordu.

Uzun beyaz dökümlü elbisesinin içinde ki bedenine gizlemişti tüm yaşadıklarını.

Her zaman asil ve şıktı…

Yaşlanmış elleri, sandalyenin kollarını sıkıca tutuyordu.

Aman Allahım! Alyansı hala parmağında idi.

Öyle bir oturuşu vardı ki yıllara meydan okuyordu.

Adam, öylece kalakalmıştı… Onu seyrediyordu.

Bir adım daha gitsin mi? Kalsın mı? Karar veremedi.

Ellerini önde mi buluştursun? , arkasına mı alsın? Cebine mi soksun? Ne yapsın? Bilemedi…

“Merhaba!” mı desin?

“Ben geldim!” mi desin?

“Nasılsın? “mı desin?

Yoksa direkt:

“Üzgünüm!” demesi herşeyi halledecek miydi?

Veya;

“Affet beni!” daha mı iyi olacaktı?

Ne dese idi?

Geçen yılları affettirmek için ne diyebilir di?

Düşündü!..

O’da bulamadı cevabı.

Ne gurur, ne kibir, ne ego hiçbir şey hissetmiyordu.

Hissettiği sadece; çaresizlikti.

Boğazını temizlercesine küçücük öksürdü. Cesaretini topladı tekrar…

Derin bir nefes aldı.

Niyetlendi;

Bir rüzgar esti aniden, kadının saçlarını dağıttı. Beyaz teni daha da ortaya çıkmıştı. Daha da yaklaşmaya cesaret edemiyordu.

“Ben mi” dese

“Sen mi” dese

“Biz mi “dese, yine bilemedi.

Kadına doğru bir adım daha ilerledi; kokusunu hissetti burnunda.

Allahım bu kadar yakın olup da, bu kadar uzak hissetmek buymuş diye geçirdi içinden.

Kocaman sarılmak istedi birden.

Yavaşça dudaklarını araladı; kısık, ürkek bir sesle:

“Söze nereden başlayacağımı bilemiyorum …” dedi.

Sessizlik oldu…

Öylece susuyordu ikisi de;

Yavaşça doğruldu kadın; gözlerini uzaklardan ayırmadan, gülümsedi.

Gülüşü; ‘letafet’ kokuyordu…

Özlemişti bu gülümsemeyi…

Duruşunda ki ‘eda’ ömre bedeldi.

Dimdik bir Kadın

Bütün ihtişamı ile karşısındaydı…

Eridi, bitti adam…

Kadının naif sesi ile irkildi!

Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu…

Gözleri fal taşı gibiydi…

Tüm sükûneti ile;

“Giderken noktayı koyduğun yerden başla!…” dedi kadın.

Lakin;

“Büyük harfle başlamak gerek, onu taşıyabilecek yüreğin var mı?

!!!…

Adam olduğu yere çakılı kalmıştı.

Devam etti kadın;

Yüzünde ki gülümsemeyi bozmadan,

Oturduğu yerden doğruldu, uzun boyu, asaleti ve  tüm  güzelliği  ile karşısında duruyordu…

Gözleri gözlerine kilitlendi…

Yavaşça, parmağında ki alyansı çıkardı; adama uzattı.

“Giderken bunu unutmuşsun!…”

“Senin için sakladım!…” diyerek yanından geçip gitti…

Yedi kat yerin dibine doğru sürükleniyordu adam…

Dudakları titriyordu…

“Affet!… “ bile diyemedi…

Kadın,  kapıdan çıkarken, duruşunda ki, gülüşünde ki, letafet devam ediyordu.

Duraksadı kadın, başını adama çevirdi:

“Sevmek, yürek işidir!… Unutma!…” dedi.

Çıkıp gitti kadın…

Adamın ellerinde;

Sadece, gülüşünde ki “LETAFET” kaldı.