Ovacık’tan önce bölge tarihine kısa bir bakış

19 Haziran 2018 Salı | 12:31
Mete Hatay banner
Kıbrıs Town Houses

 

Erzincan’dan Dersim’e gelirken bazı askeri barikatlardan geçmemize rağmen ilginç bir şekilde hiçbir yerde durdurulmayacaktık. Öte yandan Dersim’e yaklaştıkça güvenlik önlemlerinin arttığı ise bir gerçektir. Özellikle şehrin girişi ve çıkışı askeri kontrolden geçmeyi gerektirmektedir. Burada da Dersim üzerinden Ovacık’a giderken kontrol sadece arabayı yavaşlatıp kameralara bakmaktan ibaretti. Ovacık dönüşü Dersim’e girdiğimizde ise arabanın bagajına kadar aranacaktık. Giderken karanlık basmak üzere olduğundan ve yağmurun aniden sağanak hale dönüşmesinden dolayı Dersim’de hiç vakit geçirmeyerek Ovacık’a gitmeye karar verdik. Dersim ziyaretimizi ise son günümüze sakladık. Fakat ben Dersim ve bölgeyle ilgili tarihsel incelememi yolculuğumuzun kronolojisini bozarak bugünkü yazımda aktarmak istiyorum. Ovacık ile ilgili gözlemlerimi ise bundan sonraki iki yazıma saklayacağım. Bunu yapmamın nedeni hala daha tarihle ilgili tartışmaların bugünkü siyaseti etkilediğini göstermek istememden kaynaklanmaktadır. Şimdiden bu kararımdan dolayı affınıza sığınıyorum.

 Dersim bölgesi (Ovacık dahil) bir arkadaşın deyimiyle “Anadolu’nun göbeğindeki ‘sınır’ bölgesidir.” Yine aynı dostum buraların Çaldıran savaşından beri hep “Doğu” ile “Batı’nın” çatıştığı, zaman zaman gerildiği, zaman zaman ise kucaklaştığı bir yer olarak tanımlanması gerektiğini iddia eder. Safevi devleti ile Osmanlılar arasında meydan gelen ve tarihe Çaldıran Savaşı olarak gecen bu savaş, Alevi toplumunun tarihindeki önemli olaylardan birini oluşturur. 1514’te gerçekleşen bu muhaberede bölgenin Alevi Kızılbaş nüfusu inançlarına yakın buldukları kendisi de bir Alevi olan Şah İsmail’in Safevi devletinin yanında yer alacaklardı. Fakat Yavuz Sultan Selim’in topladığı 200,000’lik ordunun önünde tutunamayan 60,000 kişilik Safevi ordusu şu an İran’da kalmış olan Çaldıran ovasında yenilgiye uğratılacak ve tüm Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgeleri Sünni Osmanlı idaresinin kontrolüne geçecekti. Savaştan sonra binlerce Kızılbaş katledilecek ve sürgüne uğrayacaktı. Savaş’tan önce, Dersim bölgesi, Osmanlıya bağlı olan Çemişgezek beyi Hacı Rüstem tarafından idare edilmekteydi. Daha sonra Şah İsmail’in halifelerinden olan Nur Ali Halife bölgede etkisini artırmaya başlayınca, Hacı Rüstem de kendi isteği ile beyliği Nur Ali Halife’nin kontrolüne devrederek Şah İsmail’in yanına geçecekti. Savaştan sonra ise Bölge Tabriz’e kadar uzamış Osmanlı topraklarının ortasında kalacaktı. Bölgenin bu pozisyonu ise ilginç bir şekilde bugüne kadar devam edecektir.

 Bölge tamamen Osmanlı egemenliği altına alınmasına rağmen, orada yaşayan Aleviler inançlarını büyük oranda korumayı başaracaklardı. Osmanlı belgelerine baktığımızda bölgenin sert coğrafi şartlarından dolayı tam olarak devletin idaresinde tutulamadığını ve daha çok bölgenin dini ve aşiret liderlerinin yönetiminde bir çeşit özerk şekilde Birinci Dünya savaşına kadar kalmayı başardığını görürüz.

 Birinci Dünya savaşı ise Aleviler’den çok bölgedeki Ermenilerin trajedisine şahit olacaktı.

Çeşitli çalışmalardan okuduğuma göre, 20. yüzyılın başında, Dersim’de nüfusun yaklaşık üçte biri Ermenilerden oluşuyordu. Dersim Ermenileri genellikle kendilerine “Hay” demeyi tercih ediyorlardı. Alevi ve Ermeni kimliği çok iç içe geçmiş durumdaydı. Aralarındaki farklar ise ancak Hıristiyanlık, dil, isimler, ayinler ve giyim ve mutfak konusundaki bazı alışkanlıklardan ayırt edilebiliyordu. Bölgedeki bazı Ermenilerin zamanla Alevileştiği de sıkça iddia edilen konuşlardandır.

 Bunun yanında birçok tarihçi 1915’teki tehcir sırasında Dersim Alevilerinin bölgedeki Ermenilerin birçoğunun hayatını kurtardıklarını iddia eder. Dersim katliamıyla ilgili ilk önemli bir çalışmaya imza atmış eski CHP milletvekili ve avukat Hüseyin Aygün o dönemdeki olayları şöyle özetler: “Ermeniler toplanıp tehcir ve kırıma götürülürken Dersimliler son derece onurlu bir tutum takınır. Bölgenin bu kadim halkına bir Hızır gibi yetişirler; onları saklarlar, Erzincan’a kadar götürüp Ruslara teslim ederek can güvenliklerini sağlarlar.” Başka bir iddiaya göre bölgeye sığınan 20 bin Ermeni’nin, Erzincan üzerinden oluşturulan demiryolu sayesinde Rusya’ya kaçmaları sağlanmıştı. Tabii İttihat ve Terakki Hükümetinin titizlikle planladığı bu katliama engel olabilmek pek mümkün değildi.” Türkiye’nin muhtelif yerlerinden toplanan iki milyon Ermeni’den yüz binlercesi kısa sürede sürgün yollarında ya telef olacaklar ya da katledileceklerdi.

 Eski Türk Tarih Kurumu Başkanı MHP Milletvekili Yusuf Halaçoğlu 2007 yılında “Ermeniler 1937’de Alevilerin içerisinde kendilerini gizlediler, din değiştirme yoluna gittiler. Bugün devletin elinde Ermeni ismi, Türk ismi ve hangi mahallede oturduğu ile ilgili liste var” şeklinde sözler sarf edecekti. Halaçoğlu’nun söz ettiği 1937 yılı Ermenilerden çok Alevilerin trajedisini anlatmaktadır esasında. 1937 yılına alttaki satırlarda yeniden döneceğiz.  Fakat diğer iddianın ne kadar doğru olup olmadığını bilemiyorum ama bölgede Alevileşmiş Ermenilerin olduğu bilinmektedir ama bunların çoğu 1915’teki tehcir sırasında dinlerini değiştirdiğini düşünüyorum. Örneğin 15 Eylül 2010 tarihli Sabah gazetesinde Gökçen Dinç tarafından hazırlanan bir röportaj dizisi de konuyu 1915 yılına bağlamaktadır. Özellikle bu mülakatlardan Hıdır Boztaş’ın söyledikleri eminim hepinizin ilgisini çekecektir:

 “Mirakan aşiretindeniz. Çok sıkıntı çektik, daha da çekiyoruz, dedemizden beddua mı aldık nedir, bilmiyorum. Burada ayrımcılık hep vardı, bitmez. Babam 1915’te buradaymış, dedemin altınıyla arazi almışlar da onlara, korumuşlar bizi. Pirimiz bir demişler, bizdensiniz demişler. Kız aldık, verdik, karım Hıran aşiretinden, pirimiz onların piri, ama yine aynı, arkamızdan Ermeni derler, soyu kırık derler.” 

 1937 yılı ise başka bir kâbusun yaşandığı yılı anımsatır. Dersim Alevileri Cumhuriyetin kurulmasından sonra rejimle esasında büyük bir sorun yaşamamışlardı. Doğrudur bölgenin az önce söz ettiğim yapısının getirdiği bağımsız tavırları eksik olmuyordu. Dağlarda eşkıyalar da eksik olmuyordu. Sosyal yapı daha çok Alevi dedeleri ve seyitleri tarafından yönlendiriliyordu. Fakat özellikle son zamanlarda yazılan iddialar, resmi tarihin iddia ettiği gibi Dersim Alevilerinin kitle halinde isyan etmediklerini göstermektedir. Alternatif tarih yazımına göre 1937 ve 1938’de yaşananların Türkiye Cumhuriyeti’nin Türkleştirme ve “medenileştirme” stratejilerinin uygulanmasından başka bir şey değildi. Bu konuyla ilgili yeteri kadar araştırma yapmadığım için boyumu aşan iddialarda bulunmayacağım fakat Cumhuriyetin “isyan” olarak kayıtlara düştüğü Dersim olaylarının bastırılış şeklinin ise resmi kayıtlar dahil olmak üzere birçok tarihsel belgenin orad uygulanan Devlet şiddetin aşırılığını gösterdiğini söylemekle kalacağım. Olaylar sırasında “İsyancı liderler” idam edilmiş, binlerce Dersimli ise ya zorunlu göçe tutulmuş ya da katledilmişti. Ovacık-Tunceli doğumlu araştırmacı yazar Kazım Gündoğan 16 Kasım 2017’de Duvar gazetesinde çıkan yazısında şunları iddia eder:

 “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 4 Mayıs 1937 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla başlattığı Dersim Tertelesi’nde on binlerce insan öldürüldü, on binlercesi yurtlarından, tarihinden, kültüründen, inancından koparılarak Türk ve Müslüman toplumun içinde “zorunlu iskan”a tabi tutuldu. Kızılbaş/Alevi, Kürt, Kırmanç/Zaza, Ermeni kız çocukları ise Türk ve Müslüman yapılmak üzere köklerinden koparılarak kimsesizliğe mahkum edildi.”

 Yarın: Ovacık Belediyesi ve Sosyalist Belediyecilik.