Osmanlının zerafeti

25 Mart 2018 Pazar | 12:30
Bekir Azgın
bekir azgın

“Kenarın dilberi nazik de olsa nazenin (narin, nazlı) olmaz” demiş atalarımız. Yani, kibar çevrede yetişmemiş olan insanlar, ne denli özenseler kibarlığın bütün inceliklerini gösteremezler; kaba davranışlardan kendilerini tamamen kurtaramazlar.

Kaç zamandır Ömer M. Koç’un yayına hazırladığı adlı kitaptaki Osmanlıca yazılmış mektupları okuyorum. Bunları okudukça bu atasözü gelip gelip dilime takılıyor. Mektuplardaki zerafete hayran olmamak elde değil.

Doğrusu, bazan inceliği gereğinden çok abartıyorlar. Ancak Cumhuriyet dönemindeki aydınların biraz fazla kabalaştığı da yadsınamaz. Geçmişteki incelikten eser kalmamış gibi.

Akbaba antetli kâğıda şair Faruk Nafiz (Çamlıbel -BA) 8 Kânun-u sani 1341 (8 Ocak 1925) tarihli mektubunda yazar Hüseyin Rahmi’ye (Gürpınar –BA) şöyle hitap eder: “Pek mübeccel (yüceltilen –BA) ve mükerrem (kerim olan, saygıdeğer) Üstādım Efendim”. Faruk Nafiz yaşça kendinden büyük olan yazara üstat demekle yetinmiyor, onu yüceltiyor.

Faruk Nafiz, Hüseyin Rahmi’yi ziyaret etmek arzusunda ve ne zamanın uygun olacağını sormak istiyor. O derece basit, ama şairin kullandığı dile ve gösterdiği inceliğe bakın:

“Bundan evvelki teşerrüfüme (şereflendirilmeme -BA) bir sahife-i iftihar (övünme sayfası) daha ilâve etmek ve mübarek (uğurlu, saygın – BA) sanatkâr ellerinizden öpmek arzusuyla zat-ı üstādānelerini (bilgili ve maharetli şahsınızı -BA) hangi gün ve mahalde tasdî edebileceğimin (nerede başınızı ağrıtabileceğimi –BA) lütfen ihbarı (haber verilmesi –BA) temennisiyle (isteğiyle –BA) arz-ı tazimat (yüksek saygılar sunar –BA) ve ihtirāmāt (hürmetler –BA) ederim pek mübeccel ve mükerrem üstādım efendim.” Böylece Faruk Nafiz, “Üstādım Efendim” ile başladığı mektubunu “üstādım efendim” diyerek bitiriyor.

Yüksek makamlara yazıldığı zaman mektuba “Devletlû Efendim Hazretleri” diye başlamayı anlıyorum ama meslektaşlar veya arkadaşlar arasında bu denli yüceltici hitaplar kullanmak bir incelik gösterisi olsa gerektir.

Ressam Ali Rıza, yaşça kendinden küçük olan hattat İsmail Hakkı Altunbezer’e yazdığı mektupta kendisine şöyle hitap eder: “Muhterem Muazzez (saygıdeğer ve aziz, yüce –BA) Kardeşim Hakkı Beyefendi Hazretleri”. Mektup şöyle bitiyor: “Bakî sıhhat ve selamette (esenlikte –BA) daim ol nûr-ı aynım (gözümün nuru, ışığı –BA) kardeşim”.

Hacı Adil (Arda) 1919 yılında Malta adasında sürgündeyken eşine yazdığı mektuba şöyle başlar: “Sevgili ve muazzez refikam (saygıdeğer/kıymetli eşim) ruhum Atiye’m”. (Gerçi kitapta “Muazzez” kelimesi, Latin harfleriyle “muazzem” olarak yazılmıştır ama ben mektubun Osmanlıca orijinalinde “m” harfi göremiyorum. Üstelik sözlüklerde “muazzem” diye bir kelime bulamadım. Kitapta ya bir baskı hatası var veya ben büyük bir yanılgı içindeyim. Kitap buna benzer ufak tefek hatalardan ari değildir. Abbas Hilmi Paşa’nın kızı Prenses Atiye Celalettin’in 01.10.1921 tarihinde Melek hanıma gönderdiği mektubun hitap şekli Türkçe versiyonda “Azizim Melek Hanımefendi”dir. Bir Osmanlı hanımefendisinin başka bir hanımefendiye erkekmiş gibi “Azizim” diye hitap etmiş olabileceğini hiç tasavvur etmiyorum. Dese dese ancak “Azizem” demiş olabilir. Osmanlıca orijinalinde zaten öyle yazıyor.)

Zaman ilerledikçe hitap şekilleri sadeleşiyor. 1937 yılının Mart ayında Nevzat Tandoğan’ın eşine yazdığı mektup “Sevgili Fahriye’ciğim” diye başlıyor.

Refik Halid Karakayış (bizim Refik Halit Karay olarak tanıdığımız yazar) sürgünde bulunduğu Halep’ten Kemal Sülker’e, Birinci Kânun (Aralık) 1937 tarihinde gönderdiği mektupta “Aziz Muhibbim” (Aziz Dostum) hitabını kullanır.

Ziya Osman (Saba), Feridun Fazıl Tülbentçi’ye Mart 1938 tarihinde gönderdiği mektuba “Dostum” diye başlar.

Cumhuriyet gazetesinin antetli kâğıdına yazılmış olan Cevat Fehmi’nin (Başkut) Mayıs 1944 tarihli olan ve tiyatro sanatçısı Vasfi Rıza Zobu’ya yazılmış olan mektubu “Vasfi Rıza Bey” diye başlıyor.

Faik Ali (Ozansoy) 1944 yılında yazdığı mektupta kızkardeşine “İsmet-meāb (masum, günahsız –BA) hemşirem, efendim” diye hitap eder.

Komik Ramiz imzasıyla Feridun Fazıl Tülbentçi’ye 1949 yılında mektup gönderen karikatürist Ramiz Gökçe mektubuna “Feridun” diye giriyor.

Yusuf Ziya Ortaç, 24.9.951 tarihli mektubunda, mektup yazdığımız yok ya ama yazacak olsak, günümüzde kullanageldiğimiz şablonu kullanmıştı. Tiyatro sanatçısı Raşit Rıza Samako’ya yazdığı mektuba “Kardeşim Raşit Rıza” diye başlamıştı.

Yeterince örnek verdim sanıyorum. Osmanlıca yazılmış olan mektuplardaki hitaplarda bile, görüldüğü üzere, belli bir irtifa kaybı vardır. Kimisi “İyi oldu, dalkavukluk, yalakalık ortadan kalktı” diyecek, kimisi de “Yazıklar olsun, efendilik elden gitti” diyecek.

Erdoğan gibi, Trump gibi başkanların döneminde biraz daha nazik olmamız bizlere fazla bir şey kaybettirmez sanırım.